Yazar arşivleri: Cevat Çalışkan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Cevat Çalışkan hakkında

1976 yılında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nde doğdum. Çocukluğum orada geçti. 1989 yılında Türkiye Cumhuriyeti’ne geldim ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldum. Bulgaristan Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Gençliğimin önemli bir kısmı ilk olarak yerleştiğim Adana’da geçti, ortaokul ve lise eğitimimi orada tamamladım. 1995 yılında üniversite okumak üzere İstanbul’a geldim ve buraya taşındım. Üniversite eğitimim ailevi nedenler ile uzun sürdü. 2010 yılında mezun oldum ve 2011 yılında inşaat mühendisliği profesyonel hayatıma başladım. Altı yıl kadar inşaat mühendisliği yaptıktan sonra yeni bir meslek sahibi olmaya karar verdim. Lisede aldığım eğitimde bilişim ve işletme konularının yoğun olarak öğretildiği bilgiişlem bölümünde okumuştum. Aynı alanda üniversite okumaya karar verdim ve 2022 yılında AÖF Yönetim Bilişim Sistemleri bölümünde eğitimime başladım. Halen orada öğrenciyim. Sultangazi/İstanbul’da ikamet ediyorum. Boş zamanlarımı kişisel gelişim için harcıyorum. Çalışmıyorum, kendime uygun iş arıyorum. İlgi duyduğum alanlar, İnşaat, Bilişim ve İşletme başta olmak çok sayıda ve türdedir.

Oyun Programlama

22 Mayıs 2026 Cuma

Bugün Yönetim Bilişim Sistemleri bölümünden mezun olmam için yaklaşık 100 gün kaldı. Finallerde fazla gürültü yapan bir takım sapıklar yüzünden bir iki dersten kaldım ve okulum uzadı. Yönetim Bilişim Sistemleri bölümünü hakkını vererek okumak için çok sayıda kitap aldım ve bu bölüm ufkumu açtı. Okurken bir işe girmedim, çünkü en büyük mağduriyetim ücretimi tam ödemeyen, yani geçinmeme yetecek kadar para vermeyen yerlerde çalışmış olmak idi. Bu nedenle okula ağırlık verdim ve şimdi mezun olmak üzereyim.

Bir iş veren olmadan, kendim yapacağım işleri gözden geçirdim ve o işler arasında oyun programlama dikkatimi çekti. Bilgisayar oyunu pazarı trilyon dolarlar ile ifade ediliyor ve ülkemizde çok sayıda oyun geliştirici var. Bu işte iyi para var, ama rekabet de çok. Bu işe başladığımda milyon dolarlar kazanmasam bile iki ve üç boyutlu tasarım, programlama konularında iyi bir tecrübe kazanmış olacağım. Gerekli kaynakları buldum ve bugün çalışmaya başladım.

Kendime ufak bir program hazırladım, gözden geçirip tekrarlayacağım ve yeni öğreneceğim konular şöyle,

  • İngilizce ve birkaç yabancı dil bilgimi gözden geçireceğim
  • Adobe ürünlerini gözden geçireceğim
  • Autodesk ürünlerini gözden geçireceğim
  • Unreal Engine ve Unity oyun motorlarını inceleyip öğreneceğim
  • C++ programlama dilini öğrenip o konuda tecrübe kazanacağım
  • v.b.

Başlamak işin yarısıdır, başladığım için mutluyum. Henüz işin en başındayım, bu nedenle başkasını eğitecek kadar bilgiye sahip değilim, ama ilerleyen zamanlarda öğrendiklerimi başkasına da öğretecek duruma gelebilirim.

Oyun programlama benim hobim veya yan gelirim olabilir, asıl işim olmayacak. Mezun olduktan sonra iş arayacağım. Ancak bu ufak çalışma programı çok konuda tecrübe kazanmamı sağlayacağı için mutluyum.

Yenidoğan Çetesi Babamı Öldürdü

Medyada gösterilmekte olan Yenidoğan Çetesi’nin bebek cinayetleri hakkındaki haberlerden çeteye üye hastanelerden birinin Güney Hastanesi olduğunu öğrendim. Aynı hastanenin yoğun bakım ünitesinde 2022 yılında babam yatmıştı ve babam iyileşmeden taburcu edilerek yaşam hakkı elinden alındı. Babamın hastaneye yatışının amacı sağlığını geri kazanmak idi ve Güney Hastanesi babamın tedavisini tamamlamadan SGK’dan ödeme alarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni dolandırmış oldu. Yenidoğan Çetesi soruşturmanın genişletilip sadece bebeklerle değil, tüm yoğun bakım hastalarıyla ilgili ve Yenidoğan Çetesi davasında suçlananların tüm görev yerleri ile ilgili inceleme yapılmasını istiyorum. Çete çok uzun yıllardır faaliyetteymiş.

Babam Fikret Çalışkan 2021 yılının sonbaharında Bulgaristan’a gidip döndü. Döndüğünde hafif öksürüyordu. Hem Türkiye’de hem Bulgaristan’da seyahat şartları nedeniyle coronavirus testleri yaptırmıştı, sonuçlar negatif idi. Pandemiden ölmesi söz konusu değil. Aşıları da tam idi. Babam Fikret Çalışkan, ömrü boyunca soğuk algınlığı v.b. hastalıkları hiç doktora gitmeden atlatmıştı, onu doktora götürmemiz biraz zaman aldı. Kolay ikna olmadı. Onu önce sağlık ocağındaki aile hekimimize götürdük. Aile hekimimiz, babamın sağlığının ciddi şekilde kötü olduğunu ve onu mutlaka büyük bir hastaneye götürmemiz gerektiğini söyledi. Babamı muayene eden aile hekimi babamın göğsünü dinledi ve kardiyogram çektirdi. Kardiyogramdaki bilgiye göre babamın farkında olmadan kalp krizleri geçirmiş olduğunu söyledi. O gün aile hekimine giderken ve dönerken babam yürümekte zorlanıyordu, ayakları iyi durumda olmasına rağmen 5-10 metrede bir durup dinleniyordu ve öyle devam ediyordu. Giderken komşunun aracıyla bir yere kadar gittik ve kalan 100 metreyi zorlanarak yürüdü. Dönüşte de ben taksi buluncaya kadar 100 metre kadar yürüdü. Kesintisiz olarak yürüyemiyordu, dinlene dinlene ilerliyordu.

Babamın sağlık durumu ciddi idi, ama bir süre daha direnip hastaneye gitmedi. O dönemde aile hekiminin yazmış olduğu birkaç ilâcı kullanmaya ısrar etti. Durumunun ciddileşmesi üzerine babamı taksi ile daha sonra vefat ettiği hastanenin, yani T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI SBÜ İSTANBUL HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ (EK KAMPÜS SULTANGAZİ) acil servisine götürdük. Hafta sonunu o acil serviste geçirdik. Babamın her türlü tıbbı testini yaptılar, ona oksijen maskesi taktılar. Babamın bilinci açık idi, ancak bağlı olduğu cihazlar belli aralıklar ile alarm sesi çıkarıyordu. O hastanenin yoğun bakım ünitelerinde görevli birkaç hekim 5-10 saat arayla geldi, ama morali bozuk olmadığı için ve rahat davrandığı için babamı kendi yoğun bakım ünitelerine kabul etmediler. Ağlayan ve feryat eden hastaları kabul ettiler. Hekimlerin dikkat ettiği başka bir nokta babamın daha önce doktora çok sık gitmemiş olması ve babamın tıbbi geçmişinin kayıtlı olmamasıdır. Acil Servisteki sağlık görevlileri ise babam için yoğun bakımı olan hastane bulmaya çalıştıklarını söylediler.

T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI SBÜ İSTANBUL HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ (EK KAMPÜS SULTANGAZİ) iyi bir teknolojik altyapıya ve hekim kadrosuna sahip 600 yataklı bir devlet hastanesi. Ailece bir hastalığımız olduğu zaman orada tedavi görüyoruz ve o hastane ile ilgili hiçbir şikâyetimiz yok. Hatta orada tedavi görmekten memnun olduğumuzu söyleyebilirim. O hafta sonu görevli sağlık personeli babamı kendi yoğun bakım ünitesine kabul etseydi, başka yere sevk etmeseydi babam bugün büyük ihtimalle hayatta olacaktı. Herkesin yaşam hakkı var.

24 Ocak 2022 Pazartesi günü bir ambulans ve ekibi babamı teslim almaya geldiğini söyledi. Ambulans sürücüsü babamın T.C. Nüfus Cüzdanını istedi ve bir yere telefon ederek SGK sağlık güvencesi olup olmadığını sordu ve doğrulattı. Hava soğuk ve karlı idi. Ambulansın hava şartlarına rağmen yüksek hızla Esenler’deki Güney Hastanesi’ne ulaşmasından memnun oldum. Ekip babamı ambulanstan indirirken ambulans sürücüsü hasta kayıt kısmına (vezneye) gidip babamın işlemlerini yapmamı söyledi. Bunun üzerine gittim ve oradaki bayan görevli bana bir sözleşme uzattı, imzalamamı istedi. Babamın durumunu merak ettiğim için ve yanına gitmek için sabırsızlandığım için çok uzun olan o sözleşmeyi okumadım, sadece “organ bağışı yapmayacağımızı” söyledim ve o kısımla ilgili gerekeni işaretlemesini söyledim. Sözleşmeyi imzaladım ve babamın yanına gittim.

Sözleşmenin imzalı metnini yoğun bakım ünitesine götürdüğümde orada görevli yaklaşık 2m boyundaki genç görevli neşeyle kağıtları karıştırıp bir şey aradı. Bulamadı ve üzüldü. Ona babamı getirdiğimiz hastanede çok sayıda tahlil yapıldığını, o tahlillerin sonuçlarına E-Devlet’ten bakıp bakamayacaklarını sordum. O görevli, tüm tahlilleri baştan yapacaklarını, onların hastanelerinin kendi tahlillerini yapacağını söyledi.

Pandemi dönemiydi ve hastanenin koyduğu kurallara göre sadece birinci derece yakınları babamı görebilecekti. Babamı tüm tedavi döneminde sadece ben ziyaret ettim, onu sadece bir defa benimle kız kardeşime gösterdiler. Babamın teyzesinin oğlu hastaneye gittiğinde onu babamla görüştürmediler. Pazartesi günleri babamı ziyaret ediyordum, salı günleri de telefonla bilgi alıyordum. Babamı ziyaret ederken yoğun bakım personelinin istediği küçük ambalajlı su ve çikolata, gofret ve ıslak havlu türünden şeyler götürüyordum.

1 Şubat 2022 Salı günü telefon ile bilgi almak için aradığımda telefondaki bayan sağlık görevlisi fazla konuşmadan “burası yoğun bakım, yoğun bakımda hastaların ölmesi normal bir şey” dedi. Ben şaşırdım, babamı tedavi etmek üzere hastaneye yatırmıştım ve “anlamadım, amacınız nedir” diye sordum. Babamın zararlı maddelerin olduğu bir fabrikada çalıştığını söylediler. Babam Bulgaristan’da bir mobilya fabrikasının mobilyaların verniklendiği ve tiner benzeri kokuların olduğu bir bölümde çalışmıştı, ama bu o günden 33 yıl önceydi. Babam çoğunlukla iki vardiya çalışıyordu ve eve sadece uyumaya geliyordu, fabrika evimize çok yakındaydı. Babam fabrikanın en çalışkan işçileri arasında yer aldığı için o ve iş arkadaşlarının fotoğrafları fabrikanın girişinde asılı idi. Babam 33 yıl boyunca akciğerleri ile ilgili herhangi bir sorun yaşamamıştı. Türkiye Cumhuriyeti’nde sadece ağır ve vasıfsız işlerde çalıştı, nefes alıp vermekte bir zorluk çekmemişti. Tüm ömrü boyunca sigara kullandı. Hastalık döneminde benim uyarılarımı dikkate alıp sigaraya ara verdi ve vefatına kadar bir daha hiç kullanmadı. O telefon konuşmasında fazla konuşmadan konuşmayı kestik. O an katarakt ameliyatı olmak üzere olan dayımın yatağının başındaydım, dayımla ilgilendim. Dayım yarım saat sonra ameliyata alındı.  

7 Şubat 2022 Pazartesi günü babamı ziyarete gittiğimde kapıyı açmaları için telefon ettim. Bana telefonda küfrettiğimi söylediler. Küfredenin ben olmadığımı, kapıda olduğumu ve beklediğimi söyledim. Bunun üzerine benden epeyce kısa boylu olan erkek bir sağlık görevlisi çıktı. Konuştuk. Bana benden başkasının aramamasını, arayan birilerinin onlara küfrettiğini söyledi. Ben şaşırmıştım. “Sonuçta burada ne var, burada sağlık hizmeti sunuyorsunuz”, dediğimi hatırlıyorum. Babam vefat etmeden önce bir telefon hattından arayan biri bana “sana hizmet sunulacak, beklemede kal” türünden lâfları sürekli tekrarladı. Sonucu beklemeden telefonu kapattım. Babam vefat ettikten sonra aynı veya benzer bir telefon hattından aradılar (arayan hattı kaydetmedim) ve aynı sesle bana “sana bir hizmet sunuldu” diye tekrarlayıp durdu. Arayan numaraları, aradıkları tarihi veya saati not almadım. Ben bu tür telefonları saçma bulsam da Güney Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi çalışanlarından şüphelendim.

O gün görüştüğüm sağlık görevlisi ile tartışmadım, aramızda bir kavga olmadı. Annemin yapmış olduğu böreği babama verdiğini, babamın yediğini söyledi. Benden başkasının ziyarete gelmemesini ve benden başkasının aramamasını istiyorlardı. O sağlık görevlisine yoğun bakım ünitesindeki yatışı SGK’nın ödediğini, normal yatış için paramız olmadığını ve babamın iyileşmesi halinde normal servise yatırmadan taburcu etmelerini söyledim. Medyadaki haberlerde Yenidoğan Çetesi adıyla bilinen çetenin hasta yakınlarını da dolandırdıkları, çok büyük rakamları fatura ettikleri bilgisi yer alıyor. Bizden fazladan para kazanamayacaklarını anlayınca babamı kısa sürede, iyileşmeden taburcu ettiler. Pandemi dönemiydi ve İstanbul’da yoğun bakım ünitelerinde yer bulmak zordu, büyük talep vardı. Güney Hastanesi babamın yatışı sırasında yeni bir yoğun bakım ünitesi daha açtı, iki ünitenin isimlerini “yeni” ve “eski” yoğun bakım ünitesi diye adlandırdı. Daha çok para kazanmak ve yeni hastaları kabul etmek için babamı iyileşmeden taburcu ettiler.

Aynı sağlık görevlisi ile aramızda geçen konuşmada bana babam taburcu olurken ona rapor yazacaklarını ve oksijen maskesi vereceklerini, oksijene muhtaç olduğunu söyledi. Taburcu olurken ise epikriz bile vermediler, babamın tamamen iyileştiğini söylediler. Telefonla arayıp tekrar tekrar sormama rağmen ısrarla babamın iyileştiğini tekrarladılar.

14 Şubat 2022 Pazartesi günü babamı bana bir bayan sağlık görevlisi gösterdi. O gün kız kardeşim de gelmişti. O bayan sağlık görevlisi (hemşire) babamın artık iyileştiğini ve yakında taburcu edeceklerini söyledi. Ben babamın iyileştiğine sevindim, bu konu üzerinde fazla konuşmadım. Babamın iyice iyileşip eve öyle dönmesini istiyordum.

18 Şubat 2022 Cuma sabahı babamı gidip almamızı istediler. Birkaç saat sonra annem ile oraya gittik. Beni hasta kayıt (vezne) kısmına gönderip taburculuk işlemlerini yapmamı istediler. Gittiğimde bana hastane sözleşmesini imzalatan bayan bir parça kâğıt üzerine bir yazı verdi. Ancak çok korkmuş bir hali vardı, titriyordu. Korkmasına mana veremedim. Yazıyı üst katlarda olan yoğun bakım ünitesine götürdüm. Her zaman orada görevli olan o uzun boylu erkek ve bayan hemşireler bize babamı teslim ettiler. O kâğıt parçasını imzalamamı istediler. Babam tekerlekli sandalyede idi ve altına kaçırdığı kokudan belliydi. Ben imzalamayacağımı söyledim, annem araya girip imzaladı. Epikrizi e-posta adresime göndereceklerini söylediler ve bir kâğıda e-posta adresimi yazmamı istediler, yazdım. Yatıştan taburculuğa kadar başta bu iki hemşire olmak üzere hastalar ile aynı kişiler ilgilendi ve tüm zaman boyunca hiçbir doktor görmedim. Pandemi dönemi olduğu için birçok tıp doktoru hastalardan uzak durmaya çalışıyordu ve ben haftada bir gün oraya uğruyordum. O nedenle doktoru görmemiş olabileceğimi düşündüm, ama o yoğun bakım ünitesi tamamen o birkaç hemşireye teslim edilmişti.

Babamı onu eve götürecek taksiye kadar tekerlekli sandalye ile götürdüler. Babamın ayaklarının tutmadığını, babamın belden aşağısını hissetmediğini babamı taksiye bindirirken fark ettim. Taksi evin önüne geldiğinde babamı taksiden indirmekte zorluk çektik. Girişin üstündeki katta, yani birinci katta ikamet ediyoruz. Babamı o daireye zor çıkardım. Tüm aile babamla iyi ilgilendi. Babam yere basabiliyordu, benim yardımımla adım da atabiliyordu. Ama belden aşağısını büyük oranda hissedemiyordu. Ona hasta bezleri satın aldım.

Ertesi gün, yani cumartesi günü telefonla Güney Hastanesi yoğun bakım ünitesini aradığımda ve epikrizi sorduğumda “epikriziniz hazır, geldiğiniz zaman alırsınız” dediler. Bana e-posta ile göndereceklerini söyledikleri epikrizi göndermemiştiler ve o an farklı konuşmaya başlamıştılar. Babamı düşünüp onlarla tartışmadım, o güne kadarki davranışları hep kabadayı idi. Babamın yürüyemediğini söylemem üzerine iyileşeceğini, uzun süre hareketsiz kaldığı için ayakları tutmadığını söylediler.

Babama her türlü yemeği, hatta kolay yemesi için çorba da verdik. Ancak babamın iştahı yoktu. Ona hastanede yemek verip vermediklerini sordum, yemek olarak yumurta verdiklerini söyledi. Yemek vermişler, ancak babam yemekleri beğenmemiş. Babam yemek seçen biri değildi. Anladığıma göre çok sık olarak yenmeyecek kadar ucuz yemekler vermişler. Faturayı kabartmak için sürekli serum bağlamalarından şüphelendim. Babamı lavaboya götürüp getirdiğimde babam “ben öleceğim” galiba dedi. Hastane ısrarla iyileştiğini söylüyordu. Babama o yoğun bakım ünitesinde çok ölen olup olmadığını sordum. Babam doğruladı, çok ölü vardı. Babam bazen günde birden fazla kişinin öldüğünü söyledi. O gün öyle geçti, annem ve kız kardeşim babamın başından ayrılmadı. Ben kendi odamda bilgisayarın başındaydım.

Gece olduğunda kız kardeşim yanıma geldi ve babamın nefes almakta zorlandığını, acil servisi çağırmamı söyledi. 112’yi aradım ve gelirken oksijen tüpü getirmelerini söyledim. Hastaneye yakın bir yerde ikamet ediyoruz, ambulans 8-10 dakikada geldi. Ambulans gelinceye kadar babam dilini dışarı çıkarmış şekilde nefes alıyordu. Ambulansı karşılamak için sokağa çıktım ve ambulanstaki sağlık görevlisi ile 2-3 dakika içinde geri döndüm. Babam artık nefes almıyordu. Sağlık görevlisi odadan çıkmamızı söyleyip babama kalp masajları uygulamaya başladı. Bir süre sonra komşularla birlikte babamı ambulansa koyup onu T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI SBÜ İSTANBUL HASEKİ EĞİTİM VE ARAŞTIRMA HASTANESİ (EK KAMPÜS SULTANGAZİ) acil servisine götürdük. Babama yarım saat kadar kalp masajı uygulandı ve babam sabaha karşı vefat etti. Babamın öldürüldüğünden emindim, ancak Türkiye Cumhuriyeti devleti Yenidoğan Çetesi soruşturmasını açmadan ve iddiaları kanıtlarla desteklemeden önce yapabileceğim bir şey yoktu. Adaletin doğal olarak zamanla geleceğine inanıyordum. Geçmişimde yer alan soruşturmaların sonucunda veya gelecekteki bir soruşturmada, o zamanki düşüncemle bu çete “bardağı taşırdığında” gerçeklerin ortaya çıkacağına inanıyordum ve bekliyordum. Hatta gün sayıyordum.

Güney Hastanesi özel bir hastane olmakla birlikte biraz ufak bir hastane ve geniş imkânlara sahip değil. Birtakım suçlar işleyerek gelirini arttırmaya çalışmış. Babamın yatmış olduğu Güney Hastanesi yoğun bakım ünitesi çalışanı hemşireler de büyük ihtimalle çetenin üyesi. Onların isimlerini hatırlamıyorum. Vefat eden babamı hiçbir şey geri getirmeyecek.

İnovasyon

İnovasyon (günlük dilde yenilik), yeni yaratıcı fikirlerin veya buluşların ticaret, endüstri ve hizmet gibi ekonomik alanlara uygun hale getirilip uygulanmasıdır. (https://tr.wikipedia.org/wiki/İnovasyon)

İnovasyon, yani yenilik iyi bir eğitim görmüş her insanı heyecanlandıran bir kelime. Ancak yeniliği eksik biliyoruz ve uyguluyoruz. Yenilik denince ilk akla gelen daha önce denenmemiş orijinal bir şey icat etmektir. Yenilik ise ticari yönü olan, yani toplumun hizmetine sunulmuş bir icattır diyebiliriz. Açıköğretim fakültesinde bu dönem sadece iki ders alıyorum ve bunlardan biri de Yenilik Yönetimi dersi. Bol zamanım olduğu için yenilik konusuna yeterince zaman ayırabildim.

Yenilik konusunda söylenecek o kadar çok şey var ki, kitaplara sığmaz. Ama bu kadar heyecan verici bir konuyu ihmal etmemek, bu konuda birkaç kitap okumak gerekiyor.

Her zaman yaptığımı yapıp yapay zekâya yeniliği sordum. Grok:

İnovasyon, genel olarak yeni fikirler, yöntemler veya ürünler geliştirerek mevcut sorunlara daha etkili çözümler üretme sürecidir. Kelime kökeni Latince “innovare”den gelir ve “yenilemek” anlamına gelir. Temel olarak, bir icadın (invention) pratik uygulamaya dönüştürülmesiyle değer yaratmayı ifade eder.

Ana Unsurları:

Yenilik: Mevcut bir şeyin geliştirilmesi veya tamamen yeni bir yaklaşım.
Değer Yaratma: Ekonomik, sosyal veya çevresel fayda sağlaması (örneğin, daha ucuz, daha hızlı veya daha sürdürülebilir bir çözüm).
Uygulanabilirlik: Sadece fikir aşamasında kalmayıp, gerçek hayatta kullanılabilir olması.

Örnekler:

Teknolojik inovasyon: Akıllı telefonların icadı gibi.
Süreç inovasyonu: Üretim hatlarında otomasyon kullanımı.
Sosyal inovasyon: Mikrofinans gibi yoksullukla mücadele yöntemleri.

İnovasyon, iş dünyasında rekabet avantajı sağlar ve ekonomilerin büyümesinde kritik rol oynar.

İstanbul Depremi

17 Ağustos 1999’da saat 03:02’de meydana gelen ve Gölcük merkezli depremde büyük can ve mal kaybı meydana gelmesinden sonra İstanbul’da meydana gelebilecek büyük şiddetli bir deprem konuşulmaya başlandı. Günümüze kadar geçen çeyrek asırlık süreye rağmen halâ beklenen o büyük İstanbul depremine hazır olmadığımız görünüyor. Devlet bazı önlemler alsa da, yetersiz oluyor. Bunun sebebi İstanbul’da yenilenmesi gereken 250 binden fazla binanın olması, yani milyonlarca insanın hayatının tehlikede olmasıdır.

Bugün 2 Ekim 2025 tarihinde saat 14:55’te Marmara Ereğlisinde, Marmara Denizi’nin 18 km açıklarında 5 şiddetinde bir deprem meydana geldi ve İstanbul depremini yine hatırlamış olduk. Depremin çok kısa sürmesi çok büyük bir şans. 6 Şubat 1923 tarihli Kahramanmaraş depremlerinde meydana gelen yıkım ve can kayıpları sonucunda toplumda bir tedirginlik oluştu ve her deprem vatandaşları korkutuyor.

Son birkaç depremi hatırlayacak olursak Balıkesir ve Ankara’da meydana gelen sarsıntılar akla geliyor. 23 Nisan 2025’te Marmara denizinin ortasında 6 şiddetinde bir deprem olmuş ve İstanbul’da hissedilmişti, herhangi olumsuz bir durum yoktu. Aynı şiddetteki deprem Balıkesir’in bir ilçesinde meydana gelince can kayıpları oldu. Balıkesir depreminden bir saat kadar önce de öncül bir deprem meydana gelmişti. Depremlerin kesin tarihini veya saatini belirlemek elimizdeki teknolojiler ile mümkün olmasa da, ben ne olur ne olmaz diye bugünkü depremden sonra bir saat sokakta bekledim. Hava koşullarının henüz kötü olmaması da başka bir şans bizim için.

Çevre illerde meydana gelen depremler İstanbul’da tedirginlik yaratmak için yeterli olsa da en son Marmara (yani İstanbul) depremi 23 Nisan 2025 te meydana gelmişti ve yüzlerce artçı deprem meydana gelmiş, sarsıntılar bir haftadan uzun sürmüştü. Ulusal basın yayın kuruluşlarının 6 Şubat felâketi ile beklenen İstanbul depremi hakkındaki haberleri bir arada verildikleri vatandaşta bir endişe oluşmuştu. Ancak olumlu şeyler de oldu, devletimiz çok sayıda önlem aldı. Depreme hazırlıklı bir şekilde beklemeye başladı. Bazı binalar yenilendi, diğerlerindeki hasarlar belgelendi. Yani boş durulmadı, bir şeyler yapıldı.

Kahramanmaraş’a nazaran daha sık yerleşmiş olan binalar İstanbul’da büyük bir yıkım olması halinde sorun çıkarabilir. Sadece bir uzmanın değil, neredeyse her uzmanın öncelikli olarak belirttiği hususlardan biri binaların yıkılması halinde yolların kapanacak olması ve ambulansların, kurtarma ekiplerinin müdahalesinin çok gecikecek olmasıdır. Bu nedenle vatandaşların kendileri alacakları önlemler de büyük önem taşımaktadır. Bir gün Ankara’da, diğer gün Balıkesir’de, Tekirdağ’da … meydana gelen depremler bizi deprem gerçeğine alıştırsa da alışmak iyi bir şey değil, her zaman depreme hazır olmalıyız. Önlemlerimizi almalıyız.

23 Nisan 2025 tarihli Marmara depreminden sonra uzmanlar çelişkili açıklamalar yaptılar. Bazıları daha beteri olacak diye neredeyse yemin ettiler, deprem bitti ve başka deprem olmayacak diyenler de onlar kadar kesin konuştu. Dolayısıyla hem deprem olma ihtimali ile yaşadık, hem toplum paniğe kapılmaktan kurtuldu.

Düşündüğüm zaman ben de bir tereddüt içinde kalıyorum. Evet, önlemler alındı ve alınıyor. Devletimiz de her türlü müdahaleye hazır. Ama Kahramanmaraş’taki gibi bir deprem 16 milyon nüfuslu İstanbul’da ve onun dar sokaklarında meydana gelirse nasıl bir manzara oluşacağını tahmin edemiyorum.

Statik Proje Tasarımı

İnşaat Mühendislerinin genel olarak iş bulma potansiyeli ile başlayalım. İnşaat Mühendisleri Odası’nın bir basın açıklaması var: “TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulunun, Türkiyede İnşaat Mühendisleri Gerçeği: İş, İstihdam ve İşsizlik` raporu hakkında yaptığı basın açıklaması.” O basın açıklamasında inşaat mühendislerinin durumu vahim. Statik proj tasarımı her inşaat mühendisinin yapmak istediği, kulağa hoş gelen bir görev. Ama şöyle bir düşünelim, bazı mühendisler bir binanın statik proje tasarımını 2 saat kadar kısa bir sürede yapmaktadır, bir binayı inşa etmek ise aylar bazen yıllar sürüyor. Her inşaat mühendisi 5 adet şantiye yönetebiliyor. Böyle bir durumda piyasada fazla mühendise ihtiyaç olmuyor, zaten bir avuç inşaat mühendisine tüm işleri yaptırıyorlar.

Statik Proje Tasarımları nispeten az sayıda şirket tarafından yapılıyor, çünkü bu iş az sayıda mühendis ile yapılabiliyor. Son çeyrek asırdaki bilgisayar programları sayesinde statik proje tasarımları mühendis olmayan (tekniker, teknisyen) kişiler tarafından da yapılabilmektedir, mesleki teknik okullarda konu ile ilgli eğitim verilmektedir. Her işte olduğu gibi statik proje tasarımında da işlerin kalitesi ve ücreti yerden yere değişmektedir.

Birkaç katlı konut tipi yapıları yerli paket programlar ile tasarlıyorlar, bunların tamamlanma süresi (çizim paftaları ve rapor dahil) 2 saate kadar kısa bir süreye düşebiliyor. Bazı kamu binalarının betonarme yapı statik proje tasarımı ise bir diğer yerli paket program ile yapıldığı oluyor. Ancak sivil olsun, kamu olsun önemli binaların tasarımını isim yapmış şöhretli proje tasarım firmalarına veriyor. O şirketlere girmek de son derece zor. O şirketler çoğunlukla yabancı markaların bilgisayar programları ve kendi bünyelerinde geliştirdikleri programlar ile çalışmaktadır.

Statik Proje Tasarımı konusunda hem bilgim hem tecrübem var. Ancak bu yazıyı teknik bilgilerimi paylaşmaktan ziyade bir uyarı yapmak istediğim için yazdım. Yeni mezun ya da mezun olacak arkadaşların çok az bir kısmı statik proje tasarımcısı olacak. Ancak her inşaat mühendisinin statik proje tasarımını iyi bilmesi gerektiğine inanıyor. Tasarımı iyi bilen, uygulamayı da daha bilinçli yapacaktır.

Unutmadan söyleyeyim, isim yapmış firmalarda öyle 2 saatte falan proje yapılmıyor. O işler aylarca, yıllarca sürüyor. Tabi ki bu projenin çapına ve önemine bağlı.

Sosyal Medya Araçları ile Dolandırıcılık

Geçen yıl YouTube’da müzik dinlerken çıkan reklâmlarda dolandırıcıların tuzaklarını gördüm. Tanınmış kişilerin görüntülerine yapay zekâ veya başka yollar ile konuşmalar eklemiştiler. Aslında küçük olmayan (6-8 bin TL) yatırımlar ile kısa sürede büyük kâr elde etmeyi vaad ediyorlardı. Ben her gün saatlerce YouTube’daydım ve dolandırıcıların bu tür sahte reklâmları karşıma çok çıkıyordu.

Dolandırıclar tuzaklarında tanınmış iş insanlarını ve ülkemizin en ünlü holdingilerinin isimlerini kullanıyorlardı. Dolandırıcıların sistemi şu şekilde işliyordu,

  1. Öncelikle YouTube ve Facebook gibi sosyal medya sitlerinde ünlü kişilerin sahte konuşmalarıyla büyük kârlar vaad ediyorlardı.
  2. O reklâmlar bir takım sahte sitelere bağlanıyordu. Sahte siteler ülkemizin en ünlü şirketlerinin resmi sitelerinin bir çeşit taklitleri idi. Sitelerin çoğu domainleri akılda tutulamayacak kadar garip isimli idi. O sitelerdeki formları dolduran kurbanlar dolandırıcılara kişisel bilgilerini vermiş oluyordu.
  3. Sahte siteler ve domainleri Cuma günleri öğleden sonra başka şekle giriyor ve izini kaybettirmeye çalışıyordu, aynı saatlerde başka domain ile yeni sahte siteler açılıyordu.
  4. Devamını tam bilmiyorum, ama sanırım dolandırıcılar aldıkları iletişim bilgileri ile kurbanlarını telefonla arayıp dolandırıyormuş ve hatta tehdit ediyormuş.
  5. Tanınmış isimlerden sonra sıradan insan görüntüleri ile, fakat bu sıradan insanlar ile birlikte mabedlerin, dini mekânların ve kitapların görüntülerini kullanarak dolandırıcılık yapmaya devam ettiler, sanırım insanlar artık sahte ünlü görüntülerine kanmıyordu.

Dolandırıcıların reklâmları ve kullanılan holding isimleri çok olmakla birlikte bunlara sadece bir örnek olarak aşağıdaki görüntüyü verebilirim.

Çok tanınmış kişilerin isimleri kullanıldığı için ve dolandırıcılık yöntemi çok karmaşık olmadığı için hemen yakalanacaklarını düşünüyordum, holdingler ve kullanılan isimler ise aylardır mağdur idi. Geçen günlerde, yani olay başladıktan belki de bir sene sonra şüpheliler yakalandı. Olayla ilgili ayrıntıları gazetelerden okudum ve sorunun ne olduğunu anladım. Haberi birkaç gazetenin internet sitesinden okudum. Yakalanan şüpheli sayısı yetmişin üzerinde, yakalandıkları şehirlerin sayısı çok ve dolandırıp kripto paraya yatırdıkları meblâ 500 milyon ABD Dolarının üzerinde. Olayın boyutu nedeniyle sorun üç günde çözülemedi, soruşturma görevlilerinin daha uzun çalışması gerekti. Ancak olaylar netleşince hem mağdurlar hem toplum akıllarındaki sorulara cevap buldu.

Maalesef konu kapandı derken son birkaç aydır yine sahte reklâmları, yani dolandırıcıların tuzaklarını görmeye devam ettim. Şüpheliler yakalanmış olsa da yayına koydukları YouTube reklâmları halâ yayında. Karşınıza meselâ ülkemizin en tanınmış mühendisininin sahte görüntüleri çıkarsa şaşırmayın.

Bilişim Suçları ve Bilişim Hukuku

20. yüzyılın ikinci yarısında bilgisayarlar ve bilişim teknolojilerinde çok hızlı bir gelişme meydana geldi. Bu teknolojilerden biri de günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan internet. İnternet hayatımızı çok kolaylaştırdığı gibi, bazı problemleri de beraberinde getirdi. Bilinen birçok suç türü internet kullanılarak işlenmeye başlandı. Klasik hukuk kuralları bu gelişmeler karşısında yetersiz kaldı ve bu açığı kapatmak için Bilişim Hukuku oluşturuldu. Bilişim Hukuku birçok mevcut yasada serpiştirilmiş halde bulunduğu gibi, doğrudan internet ve bilişim ile ilgili kurallardan oluşan yasalar da var.

Bilişim Hukuku, suçlardan ve suçlulardan korunmak amacıyla öğrenilmesi gereken bir konudur. Zira Bilişim Hukuku’nda bilişim suçlarının türleri ve yöntemleri hakkında da bilgi verilmiştir. Mağduru olmadan bilmediğimiz bu suçların tarifleri Bilişim Hukuku kitaplarında anlatılmıştır.

15-20 yıldır sosyal medyayı kullanıyorum. Blog siteleri de kurdum, ancak onlara yeterince zaman ayıramadım. Çoğunu sonradan bakımsız kaldıkları için sildim. İnternette başta fotoğraflarım olmak üzere her türlü kişisel bilgimi kopyalayan suçlular benim adımı kullanarak suçlar işlemişler. Bunların başında yasadışı bahis oynatmak, iddia kuponu satmak ve dolandırıcılık var. Bunlarla ilgili soruşturmalar ve davalar nedeniyle maddi ve manevi zararlara uğradım. Sözünü ettiğim suç türleri son zamanlarda çok yaygınlaşmış olan “kimlik hırsızlığı” ve “kişisel verilerimin izinsiz kullanılması” suçlardır. İnternette dolaşırken bu tür suçlulara rastlamak o kadar doğal oldu ki, toplum alışılması güç olan bu tür olaylara bile alışmaya başladı.

Gün geçmiyor ki televizyon haberlerinde veya gazetelerde dolandırıcılık ve kimlik hırsızlığı konularında işlenen suçlarla ilgili haberler çıkmasın. Bu tür suçlar çok yaygın olduğu için, öyle tahmin ediyorum ki, bu konular ile ilgili milyonlarca soruşturma ve dava var. Bunlar çok zaman almakla birlikte suçlular er ya da geç cezalarını çekiyorlar. Bu sadece biraz zaman alıyor. Kimlik hırsızlığı ile de ilgili çok sayıda yakalanmış şüpheli haberi de çıkıyor.

Birçok ticari firma ve devlet kurumu da dolandırıcılar ile ilgili bilgilendirme yapmaktadır ve vatandaşlardan “bilgi veya online ödeme” almadıklarını açıklamaktadır. İnternet ve telefonlarla yapılan dolandırıcılık o kadar yaygın hale gelmiş ki, kimin ne zaman dolandırıcıların hedefi haline geleceği belli değil.

Dolandırıcılar benim kimlik bilgilerimi kullanarak bir takım alışverişler yapmışlar, beni türlü türlü şekillerde borçlu gösterip hakkımda icra dosyaları açılmasına neden olmuşlar. O dosyalara itiraz etsem de, bir türlü kapanmıyorlar. Şimdiye kadar dolandırıcıların sebep olduğu icra dosyalarına kuruş ödemedim. Ancak icra takibi için arayan hukuk büroları huzurumu bozuyor. Olur da maddi bir zarara uğrarsam, kaybettiğim paranın yirmi katını suçluyu bulup paramı tahsil etmek için vereceğim. Hiç kimsede benim kuruşum kalmaz.

Dolandırıcıların sizin adınıza açılmasına sebep olduğu icra dosyalarında icra takibini durdurma kararı alınsa bile, alacaklı firmalar bu tür icraların takibini bir takım tahsilât firmalarına yönlendirmektedir. Böylece seneler sonra da bu tür tahsilât firmaları tarafından huzurunuz bozulmakta, birikmiş faizle o paraları sizden almak için türlü türlü konuşmalar yapılmaktadır. O tahsilât firmaları SMS’ler göndererek veya telefonlar ederek huzurunuzu bozmakta, siz ne kadar korkarsanız sizden o kadar para koparabilmektedir. Yani ödeyeceğiniz rakam, eğer ödemeye karar verirseniz, sizin korkunuzla doğru orantılı bir rakamdır. Bir diğer konu da internetteki bazı şikâyet sitelerinde birçok kişinin korkup da borçları olmadığı halde ödeme yaptığı hakkındaki yazılardır.

Dolandırıcılık suçu genellikle tehdit suçuyla birlikte işleniyor. Kimlik bilgilerimi çalanlar, internette hakkımda türlü türlü yayınlar yapanlar ve suçlar işleyerek üzerime atanlar ister bir adi suç bataklığının, ister siyasi bir bataklığın parçası olsunlar fark etmez. Beni korkutamazlar, ihbar ve şikâyetlerime devam edeceğim. Suçlular er ya da geç cezalarını çekecek.

Kimlik avı, hackerların yalan vaatlerde bulunarak (indirim, hediye, …) hedef kişileri kandırmaları veya başka yollar ile parola, kimlik bilgileri gibi değerli bilgileri çalmalarıdır. Bu dolandırıcılık yöntemine phishing veya oltalama denmektedir. Dolandırıcı sizin kimliğinizin kopyesini ele geçirse bile, daha fazla bilgi için sizi bir şekilde rahatsız edecektir, çünkü bu tür dolandırıcıların ilk hedefi bankalar. Sizin hesaplarınızı boşaltmak ya da sizin adınıza banka kredisi almaya çalışıyorlar. En büyük vurgunu bankalarda yapıyorlar. Yaptıkları diğer dolandırıcılıklardan bazen can yakıcı, ama bazen de çok düşük miktarda para götürüyorlar.

On senedir dolandırıcıların hedefi ve mağduruyum. Düşündüğüm zaman karşılaştığım ilk vaka Yapı Kredi Bankası’nda meydana gelmişti. 2016 yılında vadesiz hesap açmaya gittiğim İstanbul Şişli Perpa Ticaret Merkezi Şubesi’nde banka görevlisi benim kimlik bilgilerimle hesap açıldığını, ancak o hesabı açanın fotoğrafı ile benim dış görünüşümün uyuşmadığını söyledi ve beni kovdu. Bu mesele çözülmeden gelme dedi. Bir iki saat içinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvurmuştum. Vadesiz hesap açmak için aynı binadaki ING Bank Şubesi’ne de gittiğimde orada bir olay olup olmadığını sordum. Hayatımda hiç gitmediğim Antalya Konyaaltı Şubesi’nde birisi kimliğimin sahte fotokopisi ile 100 bin TL’lik çek bozdurmaya kalkıştığı söylendi.

Daha önce de belirttiğim gibi dolandırıcılar bir şekilde kimlik bilgilerinizi ele geçirdiklerinde ilk hedefleri bankalar olmakla birlikte, bankalar zaten o konunun uzmanı oldukları için kolay kolay başarılı olamıyorlar. Ancak bir kredi çekmeyi başardıklarında o krediyi size ödetiyorlar, ödemezseniz sonunuz hapishanede oluyor. Peki bu dolandırıcılar ve siber suçlular bankaları dolandırmak yerine başka neler yapabilir, hiç düşündünüz mü? Konu hakkında bir fikir sahibi olmanız için işleyebilecekleri suç türlerinden birkaç örnek vereceğim,

  1. Sizin adınıza rızanız ve bilginiz olmadan telefon hatları alabilirler ve o telefon hatlarını kötü amaçla kullanabilirler,
  2. Sahte nüfus cüzdanı üretebilirler ve o sahte nüfus cüzdanını kötü amaçlarla kullanabilirler. Yeni çipli kimlik kartlarınızı bir an önce almanızı tavsiye ederim.
  3. Sizin adınıza trafik cezası bile alabilirler. Sahte nüfus cüzdanını göstererek ehliyetsiz araç kullanma trafik cezası v.b. alabilirler,
  4. İnternette güvenlik önlemleri yetersiz olan, yani önce malı teslim edip sonra ödeme isteyen bir takım firmaları dolandırıp borcu sizin üzerinize yıkabilirler,
  5. Bir adreste ikamet edip elektrik faturasını sizin üzerinize yıkabilirler,
  6. Paralı televizyon kanallarını izleyip faturayı sizin üzerinize yıkabilirler, adınıza icra dosyası açılmadan önce ruhunuz bile duymaz,
  7. Kimlik bilgilerinizi çaldıktan sonra internette tuzak kurup bir takım eşya ve hayvanlar satıp ödemeleri aldıktan sonra malı teslim etmeyebilirler, yani sizin adınızı kullanarak yalan sözleşmelerle dolandırıcılık yapabilirler,
  8. Bu tür suçlular kimlik bilgilerinizi çoğaltıp izlerini kaybettirmek için kimlik ve kişisel bilgilerinizi internette çok yerde, özellikle sosyal medyada yayınlayabilirler,
  9. Bu tür ve genel olarak sorun yaşadığınız diğer suçlular sizi paraya muhtaç göstermek için, yani suçu üzerinize daha kolay yıkmak için iş hayatınızı bozmak isteyeceklerdir. Sizi işsiz bırakmalarının en kolay yollarından biri de sizin izniniz ve bilginiz olmadan sizin adınıza kumar, iddia kuponu v.b. siteleri açmalarıdır. İnternette bu tür siteler ve sosyal medya profilleri olması halinde işverenler sizi işe almazlar veya işten çıkarırlar,
  10. Bir diğer nokta da sizin kendinizin doğrudan dolandırıcıların hedefi durumunda olmanızdır. Böyle bir durumda 0850 veya oturduğunuz bölgeden başka bölgenin telefon kodu ile başlayan telefon hatlarından aramalar başlayacaktır. Bu hatların bir adresi yok, internette kayıtlı numaralar veya sokak telefonları bunlar. Birçok ticari kuruluşun 0850 ile başlayan müşteri hizmetleri hatları olsa da, bu tür hatlar dolandırıcılar tarafından da kullanılmaktadır. Umarım bir soruşturma durumunda benim telefon hattıma gelen bu tür aramalar da araştırılır.
  11. Dolandırıcılar sizi telefonla aramaya başladığı zaman tüm aileniz hedef durumuna düşebilir. Aynı telefon aramaları diğer aile fertlerinize de gelmeye başlayabilir, hatta bu kesin bir şey diyebilirim.
  12. v.b.

Bu tür suçlar işlendiğinde olaylarda sizin adınız geçtiği için ilk tutuklanıp ifadesi alınacak olan siz kendiniz oluyorsunuz. Bu nedenle çok dikkatli davranmanızı tavsiye ederim. Ne yazık ki günümüzde artık herkes herkesin TC Kimlik numarasını ve kişisel bilgilerini öğrenebilmektedir. Alışveriş yaptığınız yerlerden veya bilgilerinizi paylaştığınız başka yerlerden bilgilerinizin çalınma ihtimali var. Ancak siz her şeye rağmen hiç bir tedbiri elinizden bırakmayın, dikkatli olmaya devam edin.

Üniversite mezunu iseniz iş ararken bitirdiğiniz önemli kursların ve başarılarınızın bir takım sertifikalarını, belgelerini internette yayınlamak isteyebilirsiniz. Bu hatayı yapmayın, kişisel bilgilerinizi ve kimlik bilgilerinizi gösteren herhangi bir belge yayınlamayınız. Zira suçlular hapisten kaçmak için her türlü yazınızı internette çoğaltacaktır, internette yüzlerce yayınla karşı karşıya kalabilirsiniz. Ayrıca kime ne zaman hangi belgeleri verdiğinizi de unutmayınız, her ihtimale karşı hatırlayınız. Saygın kurumlarda sorun çıkmayacaktır.

Bu tür dolandırıcılar ile yaklaşık on yıldır sorunlar yaşıyorum, sosyal ve ekonomik olarak mağdur oldum. Yukarıda yazdığım dolandırıcılık yöntemlerinin yüzde doksan dokuzunun mağduruyum. Öğrendiğim ilk günden beri sürekli ihbar ve şikâyetlerde bulunsam da yakalananların sayısı çok az, ama sıfır değil. On yıldır beni mağdur ederek bu tür suç gelirlerinin sahibi olan suçlular izlerini kaybettirdiler ve hiç bir zaman ceza almayacaklarını sanıyorlar. Oysa soruşturma dosyalarının neredeyse “devamlı arama kararı” var. Onları buluncaya kadar arayacaklar, ben de onların izini sürmekten hiç bir zaman vazgeçmeyeceğim. Zira bana çok zaman ve para kaybettirdiler, hatta iş hayatımı bozdular diyebilirim.

Sizi kötü durumlara düşüren, ekonomik ve sosyal hayatınızı bozan, insanların size şüphe ile bakmasına neden olan ve çoğu zaman ailenize de saldıran bu tür suçlulara kızıp öldürmek isteyebilirsiniz. Bunu yapmayın. Onları mahkemelere bırakınız, hapis yatmaları yeterli olacaktır. Hapis cezası küçümsenecek bir ıslah etme yöntemi değildir. İnanın yeterli olacaktır. Ancak şikâyetçi olmaktan vazgeçmeyin, sizin başınıza gelenler başkasının da başına gelmesin. Zira sizin başınıza gelenler de çok kötü bir şeyler olacaktır.

Cevat Çalışkan

20/10/2024 – İstanbul

Benim adım ne?

Bulgaristan Cumhuriyetin’de doğdum ve 1989 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorum. Her ülkenin isim ve soyad ile ilgili kendi kanunları var. Türkiye’de Cevat Çalışkan ve Bulgaristan’da Danail Asenov isimlerini kullanıyorum.

Hangisi benim gerçek ismim olduğunu soracak olursanız ben her zaman istemişimdir ki ismim doğduğum gün konulduğu gibi olsun. Doğuduğumda adım Cevat Aliyev ya da Cevat Ali idi diyebilirim.

Diğer bir soru da Türk mü, yoksa Bulgar mı olduğum yönünde olabilir. Irkım ve anadilim Türk, doğduğum memleket Bulgaristan olduğu için hem Türk hem Bulgar olduğumu söyleyebilirim. Bu sakıncalı bir durum değil, ama bazı siyasi olaylar bana hayatı zehir etti. Her ülke bazı zor zamanlar geçiriyor, o zor zamanların faturası da toplumun bir kesimi tarafından azınlıklara kesiliyor.

1976 yılında Bulgaristan’ın Şumen kentinde doğdum. Ülke o dönemde Sosyalizm ile yönetiliyordu. Yani işçi sınıfı üstün tutuluyordu. Annem ve babam işçi idi. Türkiye Cumhuriyeti’ne 13 yaşında geldim. Hayatımın ilk 13 yılı kesinlikle önemsiz değildi, o döneml ilgili önemli hatıralarım var. Doğuduğumda ailem bana Cevat ismini verdi, Ali ise dedemin, yani soyumun ismi idi. Dedemin tam ismi Ali Hüseyin Beyaz (Ali Hüseyinov Beyazov) idi. Dedemin soyuna Beyazov’lar da diyenler vardı.

1980’li yıllarda Bulgaristan’da devlet bir asimilasyon politikası izlemeye, ülkedeki azınlıkları Bulgarlaştırmaya başladı. Bunu neden yaptığını bilmiyorum. İnternetteki bazı kaynaklara göre Bulgaristan’daki doğum oranı düştüğü için devletin paniğe kapılıp azınlıkları sindirmeye çalıştı. İlk hatırladığım olaylardan biri annemin pazarda köylüsüyle Türkçe konuştuğu için tutuklanmış olmasıydı. Herkesin bir Bulgarca isim seçmesini istediler. Bulgarca’da “c” harfi olmadığı için ismimi “Djevat” şeklinde yazıyordum. İsmimim ilk harfi o nedenle “c” değil “d” idi. Danail ismini seçtim, yani kendi ismimi kendim koydum. Dedemin adı da Ali olduğu için onun ismi de Asen oldu. Böylece Bulgaristan’daki ikinci ismim Danail Asenov oldu.

Günümüzde isim konusunda veya hürriyetler konusunda Bulgaristan’da bir zorlama yok ve ülke demokrasi ile yönetiliyor. Ama o dönemde asimilasyon politikaları Türkçe müzik, konuşma, isim … yasaklamaktan ibaret değildi. Bulgaristan yaklaşık 500 yıl Osmanlı egemenliği altında kaldığı için bir nefret vardı ve Bulgar halkının önemli bir kısmı tarafından destekleniyordu. Olayların boyutu artıyordu, görmesek de bazı yürüyüşlerden söz ediliiyordu ve kamplara kapatılan Türkler vardı.

O dönemde olimpiyatlardan Türkiye’ye kaçan Naim Süleymanoğlu ile Bulgar televizyonundaki haberi izlemiştim. Süleymanoğlu’nun babası o siyah beyaz televizyonda çıkıp konuştu ve Süleymanoğlu’nun kaçmadığını, Türkler tarafından kaçırıldığını söyledi. Kaçırılmamış olsa otelde yirmi kilo altını bırakmayacağını da söyledi. O dönem karışık bir dönemdi kime inanacağımızı bilmiyorduk.

Olaylar gittikçe büyüyordu, geleceğimizle ilgili endişelerimiz vardı. 1989 yılında Türkler Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmeye başladı. O dönemde ülkemizin başında Turgut Özal gibi değerli ve cesur bir siyasetçi vardı, ona her zaman minnettar olmuşumdur. 1989 yılında ailece Türkiye Cumhuriyeti’ne geldik. Edirne’den Amasya’ya, daha sonra da Adana’ya giderek oraya yerleştik. Babam çok çalışkan biri insan idi, Bulgaristan’da mobilya fabrikasında günde iki vardiya çalışıyordu ve eve sadece uyumak için geliyordu. Türkiye’de soyadı kanunu vardı ve Çalışkan soyadını aldık.

Her türlü mal varlığımız Bulgaristan’da kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’ne turist vizesi ile gelmiştik ve yanımızda bavullarımızdan başka birkaç parça daha eşya vardı. Hepsi o kadar. O zamanlarda halk bizi “soydaş” diyerek çok büyük sevgi ve misafiperverlikle karşıladı. O zaman görevde olan Turgut Özal hükümeti her aileden bir kişiye iş verdi, başka türlü yardımlarda da bulundu. Devletin bize verdiği sünger döşek, çatal ve kaşık gibi eşyaları 30 yıl kullandık. O dönemde Türkiye’nin kendisi de devleti de bizi çok güzel karşıladı ve sıfırdan bir hayat kurma şansı tanıdı.

Günümüzde siyasi ortam bulanık. Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir lider gelmiş geçmiş ve Türk milletine tarihinin ve ana dilinin değerini öğretmiş. Milliyet Türkiye’de hepimizi birleştiren ve toplumun çimentosu olan bir şey, hepimiz Türklük şemsiyesi altında birleşmişiz. Ama halâ bazı cılız sesler bizi binbir etnik parçaya bölmeye çalışıyor ve bu ülkenin Türkiye olması, milletin adının da Türk olması onları rahatsız ediyor. Günümüzün siyasi ortamında ayrımcılık yapmaya çalışan bir takım zatlar bana genellikle eskisi gibi soydaş değil de Bulgar diyorlar. Evet memleketim Bulgaristan ve ben Bulgarım, ama ırkım ve dilim Türk. Türkiye’de herkesin görmesine yetecek kadar çok Türk var zaten.

Türkiye’ye geldiğimizde başka Bulgaristan göçmenleri ile de karşılaştık. 1915, 1950, 1978 gibi yıllarda da göçler olmuş. Öyle görünüyor Bulgaristan’da devlet 20-30 yılda bir Türkleri göçe mecbur bırakmış. Günümüzde demokrasiyi savunan önemli oranda bir kesim olduğu gibi, Bulgaristan’daki sorunların çözümünü azınlıklarla uğraşmakta arayan ırkçık bir kesim de var.

Milliyetçilik ülkelerin halklarını birleştirip tek yumruk haline getiren, ülkelerin gücüne güç katan bir ideolojidir. Ama hangi ideoloji olursa olsun o ideolojinin kalitelisi olmak zorunda. Meselâ günümüzde her türlü fakirliğe rağmen komünizmi yaşamak isteyen ve öyle mutlu olan bir Küba var. Oysa komünizm çağ dışı bir görüş, günümüzde kızıl devrimin Rusya’sında bile komünizm kalmadı. Milliyetçilik de çeşit çeşittir. Mustafa Kemal Atatürk gibi değerli bir liderin milliyetçiliği var meselâ. Bir de ona zıt, bir avuç insanla uğraşarak, onlara eziyet ederek ve soyarak memleketlerini düze çıkarmaya çalışan zihniyetler var.

Eksik bir yazı farklı manalara gelebilir, bu yazıyı daha tamamlamadım. Önümüzdeki haftalarda yazmaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar.

Günümüzün Savaşları – 2

Daha önce “Günümüz Savaşları – 1” adında bir yazı yazmıştım. Yazıyı tamamlamam aylar aldı. Sürekli yeni gelişmeler oldu. Bu tür konularda yazmakta zorlanıyorum, kan ve göz yaşı hakkında yazmak kolay değil. Tek bildiğim hiç bir milletin acı çekmesini istemediğimdir.

Ve bugün bu yazıyı yazmaya karar vermişken öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki yazacaklarım çoğunlukla benim duygu ve düşüncelerime dayanıyor, herhangi bir haber kaynağı yazacaklarımdan sorumlu değil. Önceki yazımda olduğu gibi bu yazıyı tamamlamam aylar alabilir. Benim nereden haber aldığımı merak edenler olabilir. Ben de Türkiye’deki televizyon kanallarını ve internet sitelerini izliyorum.

Savaşlar binlerce yılır devam ediyor ve insan sürüleri ekilebilir araziler, enerji kaynakları v.b. nedenler ile savaşıyorlar. Yani savaşlar hiç bir zaman bitmedi ki, şu savaş yeni başladı diyelim. Ancak güncel olan en önemli savaş sanırım 5. gününde olan ABD-İran savaşıdır. Bu savaşın sebebini düşündüğümde ilk akla gelen ABD’nin öne sürdüğü sebep, yani “ülkedeki rejimi değiştirmek, ülkenin terör örgütlerine desteğini bitirmek ve nükleer silâh yapımını engellemek” oluyor.

Bir de benim aklıma gelen birkaç sebep daha olabilir. Bölgeye önce yerleşimci, sonra işgalci olarak gelen İsrail’in biraz ufak ve cılız bir görünüşü olması nedeniyle büyümek istemesi, korku salacak bir güç haline gelmesi bunlardan biri. İsrail, siyasi ideolojiden farkı olmayan dini inancı gereği bölgedeki çok büyük bir kara parçasını kendi hakkı olarak görüyor. O din düşman olan ve nefes alan her şeyi, ev hayvanlarını, çocukları ve yaşlıları bile, öldürmeyi emrediyor. Zaten o inanç gereği kendisi Tanrı tarafından seçilmiş özel bir ırk oluyor, geri kalan insanlara çok büyük bir değer vermiyor. Yani bölgedeki topraklara saldırmak var oluşunun bir nedeni diyebiliriz. Sırayla daha çok olay çıkaracağı ve tüm bölgeyi ele geçirinceye kadar devam edeceği gayet açık. Saldıracağı herkes tarafından açıkça bilindiği için İsrail, herkesi hedefi ve düşmanı olarak görüyor. Aslında bir çatışma ortamı var ve her iki taraf da önüne geleni ardına koymuyor.

Bir diğer sebep de bitmek bilmeyen Rusya-Ukrayna savaşı olabilir. Rusya’dan ihraç edilen sıvı ve gaz halindeki yakıtların ihracatı durunca, Dünya’nın diğer bölgelerindeki yakıt maliyetleri en az yüzde 30 yükseldi. Yeni petrol ve gaz kaynakları birçok ülkeye ilâç gibi faydalı olabilir. İran ise zengin petrol kaynakları ile isim yapmış bir ülke. Kulaktan kulağa yayılan haberlere göre İran’da petrol o kadar ucuz ki onunla sokakları yıkadıkları oluyormuş. Petrol deyince Venezuela’yı da hatırlıyoruz, ama orada ABD düşmanlığını gizlemeyen ve barış çağrıları yapsa da ABD alehinde çalışan bir hükümet vardı. Eğer güvenlik açığı varsa, o açığı kapatmak için ABD öyle bir operasyon yapabilir. Ama yine de o konuda çok ayrıntılı bilgi sahibi olmadığımı söyleyebilirim.

Böyle bir çatışma ortamında İsrail nükleer silâh sahibi iken, İran’ın nükleer silâh üretmemesi intihardan farksız. Ancak İran, çok sayıda yasadışı grupla bir arada iken elindeki nükleer silâhlarla Avrupa ve ABD için de bir tehdit haline geliyor. İki tarafın amacı da bir birilerine en büyük zararı vermektir. Kötülükte sınır yok ve er ya da geç nükleer silâh kullanımına sıra gelecektir. Bu durumda rejimi değiştirmekle kalmayıp ülke içindeki azınlıkları çoğaltıp güç haline getirmek, yani ikinci bir Irak yaratmak Batı dünyasının çıkarlarına uygun olabilir. İran savaşı kaybederse, ortaya çıkacak olan şey rejim değişikliğinden çok daha fazlası olacak. Evet demokrasi gelecek, ama gelecek olan o demokraside İran halkının sesi eskisi kadar güçlü çıkmayacak.

Körfez Savaşı‘nda Irak’ın karşısında Birleşmiş Milletler ve onun güvenlik konseyi vardı. Günümüzde ise bir İsrail saldırısından söz ediyoruz. Gazze’de taş üstünde taş kalmadı, Gazze’nin durumunu herkes biliyor. Bu da gösteriyor ki İran, Irak kadar şanslı olmayabilir. Yani olaylar olabilir, vakalar vuku bulabilir. Ben şahsen böyle bir katliamı desteklemiyorum. Ama bitmeyen ve binlerce yıl sürmüş olan bu şavaşlarda taraf olanlar bu katliamdan öyle zevk aldılar ki, daha fazla kana susadılar. Taraf olmak nedir diye sorarsanız, taraf olmak bugünkü füze yağmurunda bile sığınaklarda bayram havası estiren İsrail halkıdır diyebilirim.

***

Bu yazıya bir şeyler eklemeyi istiyordum, ama savaş zaten sevmediğim bir şey ve yazmadım. Böylece bugün savaşın 40. gününde ateşkes ilân edildi ve taraflar arasında 15 küsür maddelik bir anlaşma için görüşmeler başladı. Yüz binlerce kişi ölümden kurtulacak gibi görünüyor, bu güzel bir gelişme.

Önünüzde ilginç ama kanlı bir tablo var. ABD bu savaşta en çok rejimin yıkılmasına güvendi sanırım, ama rejim yıkılmadı. Bir Irak örneği var, oraya demokrasi geldi ve azınlıklar güçlendirelerek Irak halkının sesi kısıldı. Bir tarafta da Gazze gerçeği var, İsraillilere teslim olup hayatını onların keyfine bırakmak isteyen bir millet yoktur diye düşünüyorum. Bu nedenle ABD’nin demokrasisini ve İsrail’in yönetimini kabul etmeyecek bir İran ölümüne savaştı. Peki ne elde etti, kurtuldu mu? Önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Cevat Çalışkan

08/04/2026 – İstanbul/Türkiye

Günümüzün Savaşları – 1

Savaş deyince beynim duruyor, bir şey söyleymiyorum. Televizyonlardan izlediğim felâketler ve katledilen masum insanlar geliyor gözlerimin önüne. Konunun uzmanı değilim, biraz geç de olsa duygu ve düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Bu güne kadar söylenmedik ve yazılmadık şey kalmadı. Birkaç cümle de benden. Söylemek istediğim çok şey var, ama hem nereden başlayacağıma karar veremiyorum hem de yazmak zor geliyor. Bu yazı uzun zaman boyunca taslaklar şeklinde ilerleyecek ve onu tamamlamam belki de aylarımı alacak. Adım adım ilerleyeceğim.

Son zamanlarda televizyon yayınlarında karşımıza “stratejist, araştırmacı, ..” v.b. ünvanlara sahip kişiler çıkıp konuşuyorlar ki, bunlar savaşı yaşamış olan insanlar değil. Afetler çeşit çeşittir, seller, depremler, orman yangınları, savaşlar… Afetler ile ilgili bir durum var. Meselâ depremi ele alalım. Okullarda öğrendiğimiz ve kitaplardan okuduğumuz deprem şiddetleri dağları ters çevirecek güçtedir ve çok büyük merakla, sükûnetle okuyoruz. Depremin ne olduğunu ise orta şiddetli bir deprem bizi hoplatıp sarstığında anlıyoruz. Teori ile pratik, yani tecrübe insanda farklı şiddette izler bırakıyor.

Savaşlar binlerce yıldır devam ediyor, çünkü Dünya’nın kaynakları kıt. Birinin karnı doyunca, diğeri aç kalıyor. İnsan sürüleri ekilebilir tarım arazileri için ve petrol gibi enerji kaynakları için savaşıyorlar. Savaşları durdurmak konusunda ben ümitsizim. Bana öyle geliyor ki, savaşlar her zaman olacak.

Her şeye rağmen barışı savunuyorum. Her zaman istemişimdir ki, süper güçler barış içinde yaşayarak diğer ülkelere örnek olsunlar. Ancak bunlar yüz yıllar boyunca birbirilerinin canlarını öyle yakmışlar ki, nefretten gözleri hiç bir şeyi görmüyor. Bilime yatırımlar yapılarak gıda sıkıntısına bir çözüm bulunabilir, teknoloji ilerletilerek Dünya daha yaşanası bir yer haline gelebilir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca kişi öldü, yüzbinlerce kişi intihar etti, şehirler yerle bir oldu. Savaş her zaman kan ve göz yaşı getiriyor. Tekrar aynı yıkımın yaşanmaması için ülkeler Birleşmiş Milletler çatısı altında birleştiler. Adolf Hitler benzeri işgalciler harekete geçtikleri zaman Birleşmiş Milletler de harekete geçip asayişi sağlıyor. İşgal plânları olanlar için Birleşmiş Milletler bir numaralı engeldir, dolayısıyla herkes tarafından onaylanmıyor.

Savaşları durdurmak imkânsız gibi bir şey, bu durumda savaşlar er ya da geç bizim kapımıza da dayanıyor ve ister istemez biz de taraf oluyoruz. Ama eğer saldıran biz olacak isek, yani “işgalci, fatih, …” ya da adına ne derseniz biz olacak isek, karşımızda Birleşmiş Milletleri buluruz. Irak’ın Kuveyt’i işgal etme girişimi üzerine Birleşmiş Milletler harekete geçti ve hava saldırılarında on binlerce ton patlayıcı atıldı, milyonlarca Iraklı öldü. Saddam Hüseyin’in kimyasal silâh ürettiği de söyleniyordu, ancak bu ispatlanamadı. Batı ile İran arasındaki sürtüşmeler devam ederken sıra kimde diye düşünmeye başladık. Bölge kızışmıştı.

Ben barışı savunuyorum ve barış istediğimde sadece savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Milyonlar katlediliyor, on binler intihar ediyor ve dile getirmek istemediğim bir sürü kötü şey daha oluyor. Barış istemek güçlü olandan barışı dilenmek değildir, bir farkındalık durumudur. Gerçek barış savaşa her zaman hazır olarak sağlanır, barış isteyen ülke caydırıcı bir güce sahip olmalıdır. Bu kadar mı, bitti mi? Bu kadar basit mi mesele? Tabi ki, hayır. Devamı var. Barış olması için “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lidere sahip olmak gerekiyor. Yani barışı istemek, barışçı bir politika sürdürmeyi gerektiriyor.

Son yıllarda önce Ukrayna Rusya Savaşı başladı. Haritada bize uzak olan bir bölge olduğu için oranın hassasiyetlerini, şartlarını bilmiyordum. Bugün de çok şey bildiğim söylenemez. Ancak Ruslar ile Ukraynalılar aynı soydan ve aynı dilden gelmektedir. Geçmişteki bazı siyasi olaylar nedeniyle ayrı yaşıyorlardı. Rusya, kendi sınırındaki bazı azınlıklara yapılan kötü muameleyi öne sürerek Ukrayna’ya saldırdı. Saldırının ilk haftalarında 2 binden fazla Rus askeri ailelerine teslim edilmek üzere buz dolaplarının içine sokuldu. İki tarafın da kayıpları az değil ve savaş ilerledikçe barış anlaşması yapma ihtimali gittikçe azalıyor. Günümüzde Rusya, “tüm Ukrayna’nın Rusya’ya ait olduğunu” söylüyor. Rusya’nın yaptığı son açıklamalarda ise meselenin toprak meselesi olmadığı, Rusya’nın kendi sınırlarında NATO ortağı bir ülkenin bulunmasını sakıncalı bulduğu söyleniyor. Rusya’nın asıl meselesi Ukrayna’nın NATO ile ortak hareket etmesi imiş.

NATO’nun desteğini alarak ve topraklarındaki yer altı kaynaklarını vererek satın aldığı silâhlar ile Ukrayna, yenilmeden bu güne kadar gelebildi. Dönem dönem barış anlaşmaları yapmak üzere masaya oturulsa da bunlardan daha sonuç çıkmadı. Ufukta savaşın devamı var. Barış, yani anlaşma tek yol ile olabilir: iki tarafın karşılıklı olarak tavizler vermesiyle. Ancak bu kadar çok asker kaybettikten sonra Rusya hiç bir şey almadan ayrılmaz, Ukrayna da hiç toprak kaybetmek istemez. Çok bilinmeyenli bu denklem nasıl çözülecek?

Sonra yakınımızdaki Filistinde sorun çıktı. Hamas’ın askerleri 1300’e yakın Musevi askeri öldürdü veya esir aldı. Bunun üzerine kendilerine mücahit diyen ve kendilerini bu savaşın tarafı olarak görenler ki, savaş varsa taraflar da vardır, büyük heyecan ve zafer coşkusuyla mesut oldular. Ancak İsrail’in cevap vermesi uzun sürmedi ve bir dram yaşandı. İsrail’e saldıranlar o toprakları Arap toprağı ve daha ötesi Müslüman toprağı olarak görmektedir. Aynı durum Musevilerde de var, onlar da oraya “Tanrı tarafından vaad edilmiş topraklar” diyorlar. Her iki taraf da ölen kendi askerlerine şehit diyor ve onların cennete gideceklerine inanıyorlar. Aslında yüzlerce yıl önce beraber yaşamış olan bu toplumların inançlarında ve ibadetlerinde büyük benzerlikler olmakla beraber günümüzde baki kalan tek şey savaştır.

Daha önce Adolf Hitler’in onlarca milyon insanın ölümünden sorumlu olduğunu söylemiştim. Adolf Hitler, onayladığım ve desteklediğim bir lider değil. Ancak günümüzdeki tabloya baktıkça Adolf Hitler’in kitabından bazı bölümler geliyor aklıma. Adolf Hitler’in söylediği şeylerden birisi “batılı ülkelerin doğu veya orta doğu ülkesine saldıracakları zaman o ülkenin topraklarında yaşayan bir topluluğu (azınlığı) bahane ederek savaşı o topluluğu kurtarmak amacıyla başlattıklarını iddia etmeleridir”. Rusya’da benzer bir durum mu var? Kim bilir?

Bir diğer nokta da Adolf Hitler, tüm Alman Irkı’nı birleştirmek için ortak bir hedef, bir düşman olarak Musevileri göstermesidir. Adolf Hitler, Musevilerin Almanya’ya saldırı halinde olduklarını yazıyor. Ama yazmadığı bir şey var. Musevilerin dini inançlarında düşmana saldırırken sadece askerleri değil, kadınları, çocukları, yaşlıları ve hatta ev hayvanlarını öldürmek bile emrediliyor. Bu inançları günümüz Gazze’sinde sürdürüyorlar. Taş üstünde taş bırakmadılar, on binlerce kişi öldürdüler. Sağ kalanların durumu da vahim. Böyle bir inanca sahip bir topluluk Adolf Hitler gibi bir psikopatın gözünden kaçmadı galiba.

İsrailli yerleşimciler geçmiş yüzyılda adım adım Filistin topraklarını ele geçirdiler ve son durumu tüm Filistin topraklarını ele geçirmek için bulunmaz bir fırsat olarak görüyorlar. Dünya’daki protestolara rağmen, 400 milyondan çok fazla olan Arapça konuşan nüfus ise Filistin için fiilen savaşmadı. Hatta çok sayıda Arap ülkesi, İsrail’in müttefikleri ile müttefik. Kendi sınırları içinde onların askeri üstlerini barındırıyorlar. Konu gayet açık, çölde petrol satmadan yaşamak mümkün değil ve Araplar petrollerin müşterileri ile iyi geçinmeye çalışıyorlar.

Tüm Dünya’da tepkiler oluştu, çok sayıda siyasetçi açıklamalar yaptı. Peki bu siyasetçilerin sesi neden cılız çıktı biliyor musunuz? Çünkü onlar barış isterken, aynı zamanda Musevileri öldüren savaşçı grupları destekliyorlardı. Yani onlar da bir taraf idi.

Kimin haklı olduğunu aramak yerine, mevcut şartlar altında Gazze’de bir trajedi yaşandığını görmek gerekiyor. Onbinlerce çocuk savaş ve açlık nedeniyle öldü. Hukuken kendisine dayanaklar yaratmış olsun veya olmasın, İsrail aşırıya kaçmaktadır. Sivil hedeflere saldırdığını her gün televizyon haberlerinde iziliyoruz. İsrail, mevcut durumdan faydalanarak orantısız bir şiddet uyguluyor. Eğer bu savaş kurallarına uygun ise, bu kurallar bir an önce değiştirilmeli. İnsan hayatı değerlidir ve her türlü ideolojiden üstündür. Şu an bölgedeki yardımların dağıtılmasında sıkıntı var. Türk Milleti, böyle bir durumda kendisi birkaç hafta aç kalır ve Gazze’ye yardım gönderir. Ancak yardımların çocuklara ulaşması engelleniyormuş.

Ben bu yazıyı uzun sürede yazacağımı söylemiştim ve ben yazımı tamamlamadan Gazze’ye barış geldi. Hamas ile İsrail anlaşma yaptılar. Gazze’de tüm halk, özellikle çocuklar, sevinç içinde.

Peki bu çatışma nasıl başladı, bir düşünelim. Her şeyden önce Museviler oraya gelip yıllar geçtikçe o toprakları ele geçirmeye başladılar. Bir Arap İsrail savaşı oldu ve İsrail o savaşı kazandı, çünkü savaştan önce çok talim ve deneme yaptı. Yani savaş başlamadan önce çok tecrübe kazanmıştı. İlerleyen senelerde Filistin halkı abluka altında yaşadı. Öyle bir hayat kolay değil zaten, ama Filistin dışındaki Müslümanlar Filistinlileri sözlü olarak desteklediler ve belki de kışkırttılar. Filistin dışındaki Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de yazılı olan şartların var olduğunu söylüyorlardı. Sözünü ettiğim şartlar var olduğunda Kur’an öldürmeyi emrediyor. Bununla ilgili emirler Bakara, Ali İmran veya her iki surede yer alıyor. Kur’an-ı Kerimi ezbere bilmiyorum.

Özet olarak Filistin dışında yaşayan ve Filistin’de savaş isteyen bir Müslüman kitlesi vardı. Bunun üzerine Hamas saldırdı ve İsrail cevap olarak katliam yaptı. Yani o da kendi dininin emirlerine uydu. Düşmanı öldürme kuralı ve emri her iki tarafın kitaplarında var. Önemli olan daha yapıcı ve olumlu bir yaklaşıma sahip olmak, barışı istemek. Ancak İsrail’in o coğrafyada işgal niyetiyle bulunduğunu bilmek işleri zorlaştırıyor. Filistin konusu kanayan bir yara, orada her zaman çatışma çıkma ihtimali var. Ama bugün/ yapılan barışın değerini bilelim, Filistin halkı birkaç iyi gün görsün.

Cevat Çalışkan

04/08/2025 – İstanbul/Türkiye