Bulgaristan Cumhuriyetin’de doğdum ve 1989 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorum. Her ülkenin isim ve soyad ile ilgili kendi kanunları var. Türkiye’de Cevat Çalışkan ve Bulgaristan’da Danail Asenov isimlerini kullanıyorum.
Hangisi benim gerçek ismim olduğunu soracak olursanız ben her zaman istemişimdir ki ismim doğduğum gün konulduğu gibi olsun. Doğuduğumda adım Cevat Aliyev ya da Cevat Ali idi diyebilirim.
Diğer bir soru da Türk mü, yoksa Bulgar mı olduğum yönünde olabilir. Irkım ve anadilim Türk, doğduğum memleket Bulgaristan olduğu için hem Türk hem Bulgar olduğumu söyleyebilirim. Bu sakıncalı bir durum değil, ama bazı siyasi olaylar bana hayatı zehir etti. Her ülke bazı zor zamanlar geçiriyor, o zor zamanların faturası da toplumun bir kesimi tarafından azınlıklara kesiliyor.
1976 yılında Bulgaristan’ın Şumen kentinde doğdum. Ülke o dönemde Sosyalizm ile yönetiliyordu. Yani işçi sınıfı üstün tutuluyordu. Annem ve babam işçi idi. Türkiye Cumhuriyeti’ne 13 yaşında geldim. Hayatımın ilk 13 yılı kesinlikle önemsiz değildi, o döneml ilgili önemli hatıralarım var. Doğuduğumda ailem bana Cevat ismini verdi, Ali ise dedemin, yani soyumun ismi idi. Dedemin tam ismi Ali Hüseyin Beyaz (Ali Hüseyinov Beyazov) idi. Dedemin soyuna Beyazov’lar da diyenler vardı.
1980’li yıllarda Bulgaristan’da devlet bir asimilasyon politikası izlemeye, ülkedeki azınlıkları Bulgarlaştırmaya başladı. Bunu neden yaptığını bilmiyorum. İnternetteki bazı kaynaklara göre Bulgaristan’daki doğum oranı düştüğü için devletin paniğe kapılıp azınlıkları sindirmeye çalıştı. İlk hatırladığım olaylardan biri annemin pazarda köylüsüyle Türkçe konuştuğu için tutuklanmış olmasıydı. Herkesin bir Bulgarca isim seçmesini istediler. Bulgarca’da “c” harfi olmadığı için ismimi “Djevat” şeklinde yazıyordum. İsmimim ilk harfi o nedenle “c” değil “d” idi. Danail ismini seçtim, yani kendi ismimi kendim koydum. Dedemin adı da Ali olduğu için onun ismi de Asen oldu. Böylece Bulgaristan’daki ikinci ismim Danail Asenov oldu.
Günümüzde isim konusunda veya hürriyetler konusunda Bulgaristan’da bir zorlama yok ve ülke demokrasi ile yönetiliyor. Ama o dönemde asimilasyon politikaları Türkçe müzik, konuşma, isim … yasaklamaktan ibaret değildi. Bulgaristan yaklaşık 500 yıl Osmanlı egemenliği altında kaldığı için bir nefret vardı ve Bulgar halkının önemli bir kısmı tarafından destekleniyordu. Olayların boyutu artıyordu, görmesek de bazı yürüyüşlerden söz ediliiyordu ve kamplara kapatılan Türkler vardı.
O dönemde olimpiyatlardan Türkiye’ye kaçan Naim Süleymanoğlu ile Bulgar televizyonundaki haberi izlemiştim. Süleymanoğlu’nun babası o siyah beyaz televizyonda çıkıp konuştu ve Süleymanoğlu’nun kaçmadığını, Türkler tarafından kaçırıldığını söyledi. Kaçırılmamış olsa otelde yirmi kilo altını bırakmayacağını da söyledi. O dönem karışık bir dönemdi kime inanacağımızı bilmiyorduk.
Olaylar gittikçe büyüyordu, geleceğimizle ilgili endişelerimiz vardı. 1989 yılında Türkler Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmeye başladı. O dönemde ülkemizin başında Turgut Özal gibi değerli ve cesur bir siyasetçi vardı, ona her zaman minnettar olmuşumdur. 1989 yılında ailece Türkiye Cumhuriyeti’ne geldik. Edirne’den Amasya’ya, daha sonra da Adana’ya giderek oraya yerleştik. Babam çok çalışkan biri insan idi, Bulgaristan’da mobilya fabrikasında günde iki vardiya çalışıyordu ve eve sadece uyumak için geliyordu. Türkiye’de soyadı kanunu vardı ve Çalışkan soyadını aldık.
Her türlü mal varlığımız Bulgaristan’da kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’ne turist vizesi ile gelmiştik ve yanımızda bavullarımızdan başka birkaç parça daha eşya vardı. Hepsi o kadar. O zamanlarda halk bizi “soydaş” diyerek çok büyük sevgi ve misafiperverlikle karşıladı. O zaman görevde olan Turgut Özal hükümeti her aileden bir kişiye iş verdi, başka türlü yardımlarda da bulundu. Devletin bize verdiği sünger döşek, çatal ve kaşık gibi eşyaları 30 yıl kullandık. O dönemde Türkiye’nin kendisi de devleti de bizi çok güzel karşıladı ve sıfırdan bir hayat kurma şansı tanıdı.
Günümüzde siyasi ortam bulanık. Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir lider gelmiş geçmiş ve Türk milletine tarihinin ve ana dilinin değerini öğretmiş. Milliyet Türkiye’de hepimizi birleştiren ve toplumun çimentosu olan bir şey, hepimiz Türklük şemsiyesi altında birleşmişiz. Ama halâ bazı cılız sesler bizi binbir etnik parçaya bölmeye çalışıyor ve bu ülkenin Türkiye olması, milletin adının da Türk olması onları rahatsız ediyor. Günümüzün siyasi ortamında ayrımcılık yapmaya çalışan bir takım zatlar bana genellikle eskisi gibi soydaş değil de Bulgar diyorlar. Evet memleketim Bulgaristan ve ben Bulgarım, ama ırkım ve dilim Türk. Türkiye’de herkesin görmesine yetecek kadar çok Türk var zaten.
Türkiye’ye geldiğimizde başka Bulgaristan göçmenleri ile de karşılaştık. 1915, 1950, 1978 gibi yıllarda da göçler olmuş. Öyle görünüyor Bulgaristan’da devlet 20-30 yılda bir Türkleri göçe mecbur bırakmış. Günümüzde demokrasiyi savunan önemli oranda bir kesim olduğu gibi, Bulgaristan’daki sorunların çözümünü azınlıklarla uğraşmakta arayan ırkçık bir kesim de var.
Milliyetçilik ülkelerin halklarını birleştirip tek yumruk haline getiren, ülkelerin gücüne güç katan bir ideolojidir. Ama hangi ideoloji olursa olsun o ideolojinin kalitelisi olmak zorunda. Meselâ günümüzde her türlü fakirliğe rağmen komünizmi yaşamak isteyen ve öyle mutlu olan bir Küba var. Oysa komünizm çağ dışı bir görüş, günümüzde kızıl devrimin Rusya’sında bile komünizm kalmadı. Milliyetçilik de çeşit çeşittir. Mustafa Kemal Atatürk gibi değerli bir liderin milliyetçiliği var meselâ. Bir de ona zıt, bir avuç insanla uğraşarak, onlara eziyet ederek ve soyarak memleketlerini düze çıkarmaya çalışan zihniyetler var.
Eksik bir yazı farklı manalara gelebilir, bu yazıyı daha tamamlamadım. Önümüzdeki haftalarda yazmaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar.
