Kategori arşivi: SİYASET

Benim adım ne?

Bulgaristan Cumhuriyetin’de doğdum ve 1989 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyorum. Her ülkenin isim ve soyad ile ilgili kendi kanunları var. Türkiye’de Cevat Çalışkan ve Bulgaristan’da Danail Asenov isimlerini kullanıyorum.

Hangisi benim gerçek ismim olduğunu soracak olursanız ben her zaman istemişimdir ki ismim doğduğum gün konulduğu gibi olsun. Doğuduğumda adım Cevat Aliyev ya da Cevat Ali idi diyebilirim.

Diğer bir soru da Türk mü, yoksa Bulgar mı olduğum yönünde olabilir. Irkım ve anadilim Türk, doğduğum memleket Bulgaristan olduğu için hem Türk hem Bulgar olduğumu söyleyebilirim. Bu sakıncalı bir durum değil, ama bazı siyasi olaylar bana hayatı zehir etti. Her ülke bazı zor zamanlar geçiriyor, o zor zamanların faturası da toplumun bir kesimi tarafından azınlıklara kesiliyor.

1976 yılında Bulgaristan’ın Şumen kentinde doğdum. Ülke o dönemde Sosyalizm ile yönetiliyordu. Yani işçi sınıfı üstün tutuluyordu. Annem ve babam işçi idi. Türkiye Cumhuriyeti’ne 13 yaşında geldim. Hayatımın ilk 13 yılı kesinlikle önemsiz değildi, o döneml ilgili önemli hatıralarım var. Doğuduğumda ailem bana Cevat ismini verdi, Ali ise dedemin, yani soyumun ismi idi. Dedemin tam ismi Ali Hüseyin Beyaz (Ali Hüseyinov Beyazov) idi. Dedemin soyuna Beyazov’lar da diyenler vardı.

1980’li yıllarda Bulgaristan’da devlet bir asimilasyon politikası izlemeye, ülkedeki azınlıkları Bulgarlaştırmaya başladı. Bunu neden yaptığını bilmiyorum. İnternetteki bazı kaynaklara göre Bulgaristan’daki doğum oranı düştüğü için devletin paniğe kapılıp azınlıkları sindirmeye çalıştı. İlk hatırladığım olaylardan biri annemin pazarda köylüsüyle Türkçe konuştuğu için tutuklanmış olmasıydı. Herkesin bir Bulgarca isim seçmesini istediler. Bulgarca’da “c” harfi olmadığı için ismimi “Djevat” şeklinde yazıyordum. İsmimim ilk harfi o nedenle “c” değil “d” idi. Danail ismini seçtim, yani kendi ismimi kendim koydum. Dedemin adı da Ali olduğu için onun ismi de Asen oldu. Böylece Bulgaristan’daki ikinci ismim Danail Asenov oldu.

Günümüzde isim konusunda veya hürriyetler konusunda Bulgaristan’da bir zorlama yok ve ülke demokrasi ile yönetiliyor. Ama o dönemde asimilasyon politikaları Türkçe müzik, konuşma, isim … yasaklamaktan ibaret değildi. Bulgaristan yaklaşık 500 yıl Osmanlı egemenliği altında kaldığı için bir nefret vardı ve Bulgar halkının önemli bir kısmı tarafından destekleniyordu. Olayların boyutu artıyordu, görmesek de bazı yürüyüşlerden söz ediliiyordu ve kamplara kapatılan Türkler vardı.

O dönemde olimpiyatlardan Türkiye’ye kaçan Naim Süleymanoğlu ile Bulgar televizyonundaki haberi izlemiştim. Süleymanoğlu’nun babası o siyah beyaz televizyonda çıkıp konuştu ve Süleymanoğlu’nun kaçmadığını, Türkler tarafından kaçırıldığını söyledi. Kaçırılmamış olsa otelde yirmi kilo altını bırakmayacağını da söyledi. O dönem karışık bir dönemdi kime inanacağımızı bilmiyorduk.

Olaylar gittikçe büyüyordu, geleceğimizle ilgili endişelerimiz vardı. 1989 yılında Türkler Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmeye başladı. O dönemde ülkemizin başında Turgut Özal gibi değerli ve cesur bir siyasetçi vardı, ona her zaman minnettar olmuşumdur. 1989 yılında ailece Türkiye Cumhuriyeti’ne geldik. Edirne’den Amasya’ya, daha sonra da Adana’ya giderek oraya yerleştik. Babam çok çalışkan biri insan idi, Bulgaristan’da mobilya fabrikasında günde iki vardiya çalışıyordu ve eve sadece uyumak için geliyordu. Türkiye’de soyadı kanunu vardı ve Çalışkan soyadını aldık.

Her türlü mal varlığımız Bulgaristan’da kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti’ne turist vizesi ile gelmiştik ve yanımızda bavullarımızdan başka birkaç parça daha eşya vardı. Hepsi o kadar. O zamanlarda halk bizi “soydaş” diyerek çok büyük sevgi ve misafiperverlikle karşıladı. O zaman görevde olan Turgut Özal hükümeti her aileden bir kişiye iş verdi, başka türlü yardımlarda da bulundu. Devletin bize verdiği sünger döşek, çatal ve kaşık gibi eşyaları 30 yıl kullandık. O dönemde Türkiye’nin kendisi de devleti de bizi çok güzel karşıladı ve sıfırdan bir hayat kurma şansı tanıdı.

Günümüzde siyasi ortam bulanık. Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük bir lider gelmiş geçmiş ve Türk milletine tarihinin ve ana dilinin değerini öğretmiş. Milliyet Türkiye’de hepimizi birleştiren ve toplumun çimentosu olan bir şey, hepimiz Türklük şemsiyesi altında birleşmişiz. Ama halâ bazı cılız sesler bizi binbir etnik parçaya bölmeye çalışıyor ve bu ülkenin Türkiye olması, milletin adının da Türk olması onları rahatsız ediyor. Günümüzün siyasi ortamında ayrımcılık yapmaya çalışan bir takım zatlar bana genellikle eskisi gibi soydaş değil de Bulgar diyorlar. Evet memleketim Bulgaristan ve ben Bulgarım, ama ırkım ve dilim Türk. Türkiye’de herkesin görmesine yetecek kadar çok Türk var zaten.

Türkiye’ye geldiğimizde başka Bulgaristan göçmenleri ile de karşılaştık. 1915, 1950, 1978 gibi yıllarda da göçler olmuş. Öyle görünüyor Bulgaristan’da devlet 20-30 yılda bir Türkleri göçe mecbur bırakmış. Günümüzde demokrasiyi savunan önemli oranda bir kesim olduğu gibi, Bulgaristan’daki sorunların çözümünü azınlıklarla uğraşmakta arayan ırkçık bir kesim de var.

Milliyetçilik ülkelerin halklarını birleştirip tek yumruk haline getiren, ülkelerin gücüne güç katan bir ideolojidir. Ama hangi ideoloji olursa olsun o ideolojinin kalitelisi olmak zorunda. Meselâ günümüzde her türlü fakirliğe rağmen komünizmi yaşamak isteyen ve öyle mutlu olan bir Küba var. Oysa komünizm çağ dışı bir görüş, günümüzde kızıl devrimin Rusya’sında bile komünizm kalmadı. Milliyetçilik de çeşit çeşittir. Mustafa Kemal Atatürk gibi değerli bir liderin milliyetçiliği var meselâ. Bir de ona zıt, bir avuç insanla uğraşarak, onlara eziyet ederek ve soyarak memleketlerini düze çıkarmaya çalışan zihniyetler var.

Eksik bir yazı farklı manalara gelebilir, bu yazıyı daha tamamlamadım. Önümüzdeki haftalarda yazmaya devam edeceğim. Şimdilik bu kadar.

Günümüzün Savaşları – 2

Daha önce “Günümüz Savaşları – 1” adında bir yazı yazmıştım. Yazıyı tamamlamam aylar aldı. Sürekli yeni gelişmeler oldu. Bu tür konularda yazmakta zorlanıyorum, kan ve göz yaşı hakkında yazmak kolay değil. Tek bildiğim hiç bir milletin acı çekmesini istemediğimdir.

Ve bugün bu yazıyı yazmaya karar vermişken öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki yazacaklarım çoğunlukla benim duygu ve düşüncelerime dayanıyor, herhangi bir haber kaynağı yazacaklarımdan sorumlu değil. Önceki yazımda olduğu gibi bu yazıyı tamamlamam aylar alabilir. Benim nereden haber aldığımı merak edenler olabilir. Ben de Türkiye’deki televizyon kanallarını ve internet sitelerini izliyorum.

Savaşlar binlerce yılır devam ediyor ve insan sürüleri ekilebilir araziler, enerji kaynakları v.b. nedenler ile savaşıyorlar. Yani savaşlar hiç bir zaman bitmedi ki, şu savaş yeni başladı diyelim. Ancak güncel olan en önemli savaş sanırım 5. gününde olan ABD-İran savaşıdır. Bu savaşın sebebini düşündüğümde ilk akla gelen ABD’nin öne sürdüğü sebep, yani “ülkedeki rejimi değiştirmek, ülkenin terör örgütlerine desteğini bitirmek ve nükleer silâh yapımını engellemek” oluyor.

Bir de benim aklıma gelen birkaç sebep daha olabilir. Bölgeye önce yerleşimci, sonra işgalci olarak gelen İsrail’in biraz ufak ve cılız bir görünüşü olması nedeniyle büyümek istemesi, korku salacak bir güç haline gelmesi bunlardan biri. İsrail, siyasi ideolojiden farkı olmayan dini inancı gereği bölgedeki çok büyük bir kara parçasını kendi hakkı olarak görüyor. O din düşman olan ve nefes alan her şeyi, ev hayvanlarını, çocukları ve yaşlıları bile, öldürmeyi emrediyor. Zaten o inanç gereği kendisi Tanrı tarafından seçilmiş özel bir ırk oluyor, geri kalan insanlara çok büyük bir değer vermiyor. Yani bölgedeki topraklara saldırmak var oluşunun bir nedeni diyebiliriz. Sırayla daha çok olay çıkaracağı ve tüm bölgeyi ele geçirinceye kadar devam edeceği gayet açık. Saldıracağı herkes tarafından açıkça bilindiği için İsrail, herkesi hedefi ve düşmanı olarak görüyor. Aslında bir çatışma ortamı var ve her iki taraf da önüne geleni ardına koymuyor.

Bir diğer sebep de bitmek bilmeyen Rusya-Ukrayna savaşı olabilir. Rusya’dan ihraç edilen sıvı ve gaz halindeki yakıtların ihracatı durunca, Dünya’nın diğer bölgelerindeki yakıt maliyetleri en az yüzde 30 yükseldi. Yeni petrol ve gaz kaynakları birçok ülkeye ilâç gibi faydalı olabilir. İran ise zengin petrol kaynakları ile isim yapmış bir ülke. Kulaktan kulağa yayılan haberlere göre İran’da petrol o kadar ucuz ki onunla sokakları yıkadıkları oluyormuş. Petrol deyince Venezuela’yı da hatırlıyoruz, ama orada ABD düşmanlığını gizlemeyen ve barış çağrıları yapsa da ABD alehinde çalışan bir hükümet vardı. Eğer güvenlik açığı varsa, o açığı kapatmak için ABD öyle bir operasyon yapabilir. Ama yine de o konuda çok ayrıntılı bilgi sahibi olmadığımı söyleyebilirim.

Böyle bir çatışma ortamında İsrail nükleer silâh sahibi iken, İran’ın nükleer silâh üretmemesi intihardan farksız. Ancak İran, çok sayıda yasadışı grupla bir arada iken elindeki nükleer silâhlarla Avrupa ve ABD için de bir tehdit haline geliyor. İki tarafın amacı da bir birilerine en büyük zararı vermektir. Kötülükte sınır yok ve er ya da geç nükleer silâh kullanımına sıra gelecektir. Bu durumda rejimi değiştirmekle kalmayıp ülke içindeki azınlıkları çoğaltıp güç haline getirmek, yani ikinci bir Irak yaratmak Batı dünyasının çıkarlarına uygun olabilir. İran savaşı kaybederse, ortaya çıkacak olan şey rejim değişikliğinden çok daha fazlası olacak. Evet demokrasi gelecek, ama gelecek olan o demokraside İran halkının sesi eskisi kadar güçlü çıkmayacak.

Körfez Savaşı‘nda Irak’ın karşısında Birleşmiş Milletler ve onun güvenlik konseyi vardı. Günümüzde ise bir İsrail saldırısından söz ediyoruz. Gazze’de taş üstünde taş kalmadı, Gazze’nin durumunu herkes biliyor. Bu da gösteriyor ki İran, Irak kadar şanslı olmayabilir. Yani olaylar olabilir, vakalar vuku bulabilir. Ben şahsen böyle bir katliamı desteklemiyorum. Ama bitmeyen ve binlerce yıl sürmüş olan bu şavaşlarda taraf olanlar bu katliamdan öyle zevk aldılar ki, daha fazla kana susadılar. Taraf olmak nedir diye sorarsanız, taraf olmak bugünkü füze yağmurunda bile sığınaklarda bayram havası estiren İsrail halkıdır diyebilirim.

Şimdilik bu kadar, yazacak çok şey var.

Cevat Çalışkan

04/03/2026 – İstanbul/Türkiye

Günümüzün Savaşları – 1

Savaş deyince beynim duruyor, bir şey söyleymiyorum. Televizyonlardan izlediğim felâketler ve katledilen masum insanlar geliyor gözlerimin önüne. Konunun uzmanı değilim, biraz geç de olsa duygu ve düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Bu güne kadar söylenmedik ve yazılmadık şey kalmadı. Birkaç cümle de benden. Söylemek istediğim çok şey var, ama hem nereden başlayacağıma karar veremiyorum hem de yazmak zor geliyor. Bu yazı uzun zaman boyunca taslaklar şeklinde ilerleyecek ve onu tamamlamam belki de aylarımı alacak. Adım adım ilerleyeceğim.

Son zamanlarda televizyon yayınlarında karşımıza “stratejist, araştırmacı, ..” v.b. ünvanlara sahip kişiler çıkıp konuşuyorlar ki, bunlar savaşı yaşamış olan insanlar değil. Afetler çeşit çeşittir, seller, depremler, orman yangınları, savaşlar… Afetler ile ilgili bir durum var. Meselâ depremi ele alalım. Okullarda öğrendiğimiz ve kitaplardan okuduğumuz deprem şiddetleri dağları ters çevirecek güçtedir ve çok büyük merakla, sükûnetle okuyoruz. Depremin ne olduğunu ise orta şiddetli bir deprem bizi hoplatıp sarstığında anlıyoruz. Teori ile pratik, yani tecrübe insanda farklı şiddette izler bırakıyor.

Savaşlar binlerce yıldır devam ediyor, çünkü Dünya’nın kaynakları kıt. Birinin karnı doyunca, diğeri aç kalıyor. İnsan sürüleri ekilebilir tarım arazileri için ve petrol gibi enerji kaynakları için savaşıyorlar. Savaşları durdurmak konusunda ben ümitsizim. Bana öyle geliyor ki, savaşlar her zaman olacak.

Her şeye rağmen barışı savunuyorum. Her zaman istemişimdir ki, süper güçler barış içinde yaşayarak diğer ülkelere örnek olsunlar. Ancak bunlar yüz yıllar boyunca birbirilerinin canlarını öyle yakmışlar ki, nefretten gözleri hiç bir şeyi görmüyor. Bilime yatırımlar yapılarak gıda sıkıntısına bir çözüm bulunabilir, teknoloji ilerletilerek Dünya daha yaşanası bir yer haline gelebilir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonlarca kişi öldü, yüzbinlerce kişi intihar etti, şehirler yerle bir oldu. Savaş her zaman kan ve göz yaşı getiriyor. Tekrar aynı yıkımın yaşanmaması için ülkeler Birleşmiş Milletler çatısı altında birleştiler. Adolf Hitler benzeri işgalciler harekete geçtikleri zaman Birleşmiş Milletler de harekete geçip asayişi sağlıyor. İşgal plânları olanlar için Birleşmiş Milletler bir numaralı engeldir, dolayısıyla herkes tarafından onaylanmıyor.

Savaşları durdurmak imkânsız gibi bir şey, bu durumda savaşlar er ya da geç bizim kapımıza da dayanıyor ve ister istemez biz de taraf oluyoruz. Ama eğer saldıran biz olacak isek, yani “işgalci, fatih, …” ya da adına ne derseniz biz olacak isek, karşımızda Birleşmiş Milletleri buluruz. Irak’ın Kuveyt’i işgal etme girişimi üzerine Birleşmiş Milletler harekete geçti ve hava saldırılarında on binlerce ton patlayıcı atıldı, milyonlarca Iraklı öldü. Saddam Hüseyin’in kimyasal silâh ürettiği de söyleniyordu, ancak bu ispatlanamadı. Batı ile İran arasındaki sürtüşmeler devam ederken sıra kimde diye düşünmeye başladık. Bölge kızışmıştı.

Ben barışı savunuyorum ve barış istediğimde sadece savaşın ne kadar kötü olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Milyonlar katlediliyor, on binler intihar ediyor ve dile getirmek istemediğim bir sürü kötü şey daha oluyor. Barış istemek güçlü olandan barışı dilenmek değildir, bir farkındalık durumudur. Gerçek barış savaşa her zaman hazır olarak sağlanır, barış isteyen ülke caydırıcı bir güce sahip olmalıdır. Bu kadar mı, bitti mi? Bu kadar basit mi mesele? Tabi ki, hayır. Devamı var. Barış olması için “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lidere sahip olmak gerekiyor. Yani barışı istemek, barışçı bir politika sürdürmeyi gerektiriyor.

Son yıllarda önce Ukrayna Rusya Savaşı başladı. Haritada bize uzak olan bir bölge olduğu için oranın hassasiyetlerini, şartlarını bilmiyordum. Bugün de çok şey bildiğim söylenemez. Ancak Ruslar ile Ukraynalılar aynı soydan ve aynı dilden gelmektedir. Geçmişteki bazı siyasi olaylar nedeniyle ayrı yaşıyorlardı. Rusya, kendi sınırındaki bazı azınlıklara yapılan kötü muameleyi öne sürerek Ukrayna’ya saldırdı. Saldırının ilk haftalarında 2 binden fazla Rus askeri ailelerine teslim edilmek üzere buz dolaplarının içine sokuldu. İki tarafın da kayıpları az değil ve savaş ilerledikçe barış anlaşması yapma ihtimali gittikçe azalıyor. Günümüzde Rusya, “tüm Ukrayna’nın Rusya’ya ait olduğunu” söylüyor. Rusya’nın yaptığı son açıklamalarda ise meselenin toprak meselesi olmadığı, Rusya’nın kendi sınırlarında NATO ortağı bir ülkenin bulunmasını sakıncalı bulduğu söyleniyor. Rusya’nın asıl meselesi Ukrayna’nın NATO ile ortak hareket etmesi imiş.

NATO’nun desteğini alarak ve topraklarındaki yer altı kaynaklarını vererek satın aldığı silâhlar ile Ukrayna, yenilmeden bu güne kadar gelebildi. Dönem dönem barış anlaşmaları yapmak üzere masaya oturulsa da bunlardan daha sonuç çıkmadı. Ufukta savaşın devamı var. Barış, yani anlaşma tek yol ile olabilir: iki tarafın karşılıklı olarak tavizler vermesiyle. Ancak bu kadar çok asker kaybettikten sonra Rusya hiç bir şey almadan ayrılmaz, Ukrayna da hiç toprak kaybetmek istemez. Çok bilinmeyenli bu denklem nasıl çözülecek?

Sonra yakınımızdaki Filistinde sorun çıktı. Hamas’ın askerleri 1300’e yakın Musevi askeri öldürdü veya esir aldı. Bunun üzerine kendilerine mücahit diyen ve kendilerini bu savaşın tarafı olarak görenler ki, savaş varsa taraflar da vardır, büyük heyecan ve zafer coşkusuyla mesut oldular. Ancak İsrail’in cevap vermesi uzun sürmedi ve bir dram yaşandı. İsrail’e saldıranlar o toprakları Arap toprağı ve daha ötesi Müslüman toprağı olarak görmektedir. Aynı durum Musevilerde de var, onlar da oraya “Tanrı tarafından vaad edilmiş topraklar” diyorlar. Her iki taraf da ölen kendi askerlerine şehit diyor ve onların cennete gideceklerine inanıyorlar. Aslında yüzlerce yıl önce beraber yaşamış olan bu toplumların inançlarında ve ibadetlerinde büyük benzerlikler olmakla beraber günümüzde baki kalan tek şey savaştır.

Daha önce Adolf Hitler’in onlarca milyon insanın ölümünden sorumlu olduğunu söylemiştim. Adolf Hitler, onayladığım ve desteklediğim bir lider değil. Ancak günümüzdeki tabloya baktıkça Adolf Hitler’in kitabından bazı bölümler geliyor aklıma. Adolf Hitler’in söylediği şeylerden birisi “batılı ülkelerin doğu veya orta doğu ülkesine saldıracakları zaman o ülkenin topraklarında yaşayan bir topluluğu (azınlığı) bahane ederek savaşı o topluluğu kurtarmak amacıyla başlattıklarını iddia etmeleridir”. Rusya’da benzer bir durum mu var? Kim bilir?

Bir diğer nokta da Adolf Hitler, tüm Alman Irkı’nı birleştirmek için ortak bir hedef, bir düşman olarak Musevileri göstermesidir. Adolf Hitler, Musevilerin Almanya’ya saldırı halinde olduklarını yazıyor. Ama yazmadığı bir şey var. Musevilerin dini inançlarında düşmana saldırırken sadece askerleri değil, kadınları, çocukları, yaşlıları ve hatta ev hayvanlarını öldürmek bile emrediliyor. Bu inançları günümüz Gazze’sinde sürdürüyorlar. Taş üstünde taş bırakmadılar, on binlerce kişi öldürdüler. Sağ kalanların durumu da vahim. Böyle bir inanca sahip bir topluluk Adolf Hitler gibi bir psikopatın gözünden kaçmadı galiba.

İsrailli yerleşimciler geçmiş yüzyılda adım adım Filistin topraklarını ele geçirdiler ve son durumu tüm Filistin topraklarını ele geçirmek için bulunmaz bir fırsat olarak görüyorlar. Dünya’daki protestolara rağmen, 400 milyondan çok fazla olan Arapça konuşan nüfus ise Filistin için fiilen savaşmadı. Hatta çok sayıda Arap ülkesi, İsrail’in müttefikleri ile müttefik. Kendi sınırları içinde onların askeri üstlerini barındırıyorlar. Konu gayet açık, çölde petrol satmadan yaşamak mümkün değil ve Araplar petrollerin müşterileri ile iyi geçinmeye çalışıyorlar.

Tüm Dünya’da tepkiler oluştu, çok sayıda siyasetçi açıklamalar yaptı. Peki bu siyasetçilerin sesi neden cılız çıktı biliyor musunuz? Çünkü onlar barış isterken, aynı zamanda Musevileri öldüren savaşçı grupları destekliyorlardı. Yani onlar da bir taraf idi.

Kimin haklı olduğunu aramak yerine, mevcut şartlar altında Gazze’de bir trajedi yaşandığını görmek gerekiyor. Onbinlerce çocuk savaş ve açlık nedeniyle öldü. Hukuken kendisine dayanaklar yaratmış olsun veya olmasın, İsrail aşırıya kaçmaktadır. Sivil hedeflere saldırdığını her gün televizyon haberlerinde iziliyoruz. İsrail, mevcut durumdan faydalanarak orantısız bir şiddet uyguluyor. Eğer bu savaş kurallarına uygun ise, bu kurallar bir an önce değiştirilmeli. İnsan hayatı değerlidir ve her türlü ideolojiden üstündür. Şu an bölgedeki yardımların dağıtılmasında sıkıntı var. Türk Milleti, böyle bir durumda kendisi birkaç hafta aç kalır ve Gazze’ye yardım gönderir. Ancak yardımların çocuklara ulaşması engelleniyormuş.

Ben bu yazıyı uzun sürede yazacağımı söylemiştim ve ben yazımı tamamlamadan Gazze’ye barış geldi. Hamas ile İsrail anlaşma yaptılar. Gazze’de tüm halk, özellikle çocuklar, sevinç içinde.

Peki bu çatışma nasıl başladı, bir düşünelim. Her şeyden önce Museviler oraya gelip yıllar geçtikçe o toprakları ele geçirmeye başladılar. Bir Arap İsrail savaşı oldu ve İsrail o savaşı kazandı, çünkü savaştan önce çok talim ve deneme yaptı. Yani savaş başlamadan önce çok tecrübe kazanmıştı. İlerleyen senelerde Filistin halkı abluka altında yaşadı. Öyle bir hayat kolay değil zaten, ama Filistin dışındaki Müslümanlar Filistinlileri sözlü olarak desteklediler ve belki de kışkırttılar. Filistin dışındaki Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de yazılı olan şartların var olduğunu söylüyorlardı. Sözünü ettiğim şartlar var olduğunda Kur’an öldürmeyi emrediyor. Bununla ilgili emirler Bakara, Ali İmran veya her iki surede yer alıyor. Kur’an-ı Kerimi ezbere bilmiyorum.

Özet olarak Filistin dışında yaşayan ve Filistin’de savaş isteyen bir Müslüman kitlesi vardı. Bunun üzerine Hamas saldırdı ve İsrail cevap olarak katliam yaptı. Yani o da kendi dininin emirlerine uydu. Düşmanı öldürme kuralı ve emri her iki tarafın kitaplarında var. Önemli olan daha yapıcı ve olumlu bir yaklaşıma sahip olmak, barışı istemek. Ancak İsrail’in o coğrafyada işgal niyetiyle bulunduğunu bilmek işleri zorlaştırıyor. Filistin konusu kanayan bir yara, orada her zaman çatışma çıkma ihtimali var. Ama bugün/ yapılan barışın değerini bilelim, Filistin halkı birkaç iyi gün görsün.

Cevat Çalışkan

04/08/2025 – İstanbul/Türkiye